Cazın Büyük İsmi Hayatını Kaybetti

Usta caz sanatçısı James ‘Red’ Holloway, 84 yaşında yaşama veda etti.

English: Saxophonist Red Holloway
Image via Wikipedia

Caz dünyasının önde gelen saksafoncusu James “Red” Holloway, ABD’nin California eyaletinde Morro Koyu’ndaki bakımevinde böbrek yetmezliği ve beyin kanamasından öldü.

Holloway’in menajeri Linda Knipe’ın verdiği bilgiye göre, saksafoncu 84 yaşındaydı.

Bibop, blues, ritim ve blues, modern cazın icracısı Holloway, çok yönlü swing sanatkarı olarak 70 yıl müzik dünyasında yer aldı.

Cazın büyük ismi hayatını kaybetti

Usta caz sanatçısı James ‘Red’ Holloway, 84 yaşında yaşama veda etti.

English: Saxophonist Red Holloway
Image via Wikipedia

Caz dünyasının önde gelen saksafoncusu James “Red” Holloway, ABD’nin California eyaletinde Morro Koyu’ndaki bakımevinde böbrek yetmezliği ve beyin kanamasından öldü.

Holloway’in menajeri Linda Knipe’ın verdiği bilgiye göre, saksafoncu 84 yaşındaydı.

Bibop, blues, ritim ve blues, modern cazın icracısı Holloway, çok yönlü swing sanatkarı olarak 70 yıl müzik dünyasında yer aldı.

Vortex Of Clutter’dan Yeni EP: “The Ghost Of A New Generation”

İsyankar gençler, evli barklı abilerden oluşan muhalif, eleştirel grup Vortex Of Clutter’ın yeni EP “The Ghost Of A New Generation” çok yakında gönüllerde taht kurmaya geliyor.

Zindanlarda, F tipi hapishanelerde yiten hayatların, kör kuyularda karanlığa gömülen yarınların ve paletlerin beyinleri dümdüz ettiği kaybolmuş bir yeni nesili anlatıyor ve uyandırmak için kulağına fısıldıyor. Yıkın!

 

Kayıp Bir Nesil

İsyankar gençler, evli barklı abilerden oluşan muhalif, eleştirel grup Vortex Of Clutter’ın yeni EP “The Ghost Of A New Generation” çok yakında gönüllerde taht kurmaya geliyor.

Zindanlarda,F tipi hapishanelerde yiten hayatların, kör kuyularda karanlığa gömülen yarınların ve paletlerin beyinleri dümdüz ettiği kaybolmuş bir yeni nesili anlatıyor ve uyandırmak için kulağına fısıldıyor. Yıkın!

[youtube=http://www.youtube.com/watch?feature=player_detailpage&v=0MB6wXyqjN4]

 

Nevermore – Politics of Ecstasy

“Evinizde mükemmel bir dünya yaratamayacağınızı anlamalısınız.”

Cover of
Cover of Politics of Ecstasy

2 ay önce başladığımız inceleme dizisine bir aylık bir aradan sonra kaldığımız yerden devam ediyoruz. “Nevermore” albümü ile çıkış yapan NM “Politics of Ecstasy” ile vitesi yükseltiyor. Bu albümde denetim ve kontrol programlarından geçirilen insanın hem kendine hem de dünya üzerinde yaşanan birçok olaya karşı nefretini ve isyanını duyacak ve okuyacaksınız. Hayatınızda kaos ve isyan eksik olmasın.

         In Memory EP’si ile aynı yılda çıkan The Politics of Ecstasy ile Nevermore, 1990’lı yılların en iyi metal albümlerinden birine imza attı. Albümün ilk saniyesinden son saniyesine kadar her yanı ile yaratıcılığın sınırlarına dayanmış beş adet müzisyen; aynı anda hem karmaşık hem de melodik olmak gibi olağanüstü bir özelliğe sahip besteler; gerçekten ‘dişe dokunur’ şeylerden bahseden eleştirel-alaycı-gerçekçi-felsefi şarkı sözleri ve tek tek bakıldığında bile insanın aklında kalıcı, birlikte şarkı söyletici ve aynı zamanda da kendine hayran bıraktırıcı şarkılar kendilerini gösterirler. Albümde tek bir sıkıcı, tek bir gereksiz ayrıntıya yer yoktur. Başından sonuna kadar ‘profesyonelce hazırlanmış/düzenlenmiş ‘amatör’ metal şarkıları ile Nevermore, tüm metal tarihinin en iyi albümlerinden birini yaratmıştır. Warrel Dane’in vokalleri gittikçe çok daha melodik, melankolik ve sert olmayı başarmış; Jeff Loomis-Pat O’Brien’dan oluşan gitar duosu nasıl olmuşsa hem bu kadar teknik hem de bu kadar melodik altyapıları hazırlamış; Jeff Sheppard-Van Williams ritim bölümü ise, albümü bir bas-çift kros cennetine çevirmişlerdir. Gerçek bir başyapıt sıfatını sonuna kadar hak eden albümde, beni en çok etkileyen şey ise ‘öfke’ denilen duygunun, bu kadar melodik bestelerle nasıl bu kadar net verilebildiği sırrı olmuştur.

 

The Seven Tongues of God “Tanrının Yedi Dili”

Her insan soracaktır bu soruları ve her insan iftiranın ve kaybın acısını çekecektir
Her gün ölürsün biraz daha, yani anla artık değişimi.
Ve dudak bükmeden seç kendi yolunu.
 Tanrının yedi dili var kafamda ve benimle kadim bir DNA dizaynında konuşuyorlar.
Ben görmedim Tanrıyı, sen görmedin Tanrıyı.

       Albümün tümünde sorgulanacak olan insan-tanrı-teknoloji (dijital akıl) kavramları, öfkeli bir grubun, öfkeli bir şarkısı ile delik deşik edilmektedir. NM, “Nevermore” albümünün birkaç bölümünde işaret ettiği Timothy Lear figürünü ve düşüncelerini albümün açılış parçasından itibaren işlediği görülmektedir. Şarkının adı aynı kişiye ait “The Politics of Ecstasy” kitabının ilk bölümünden alınmaktadır.

This Sacrament “Bu Ayin”

Bugün orada dünya kontrol dışı ve hala o düzende kıpırdaman duran
                     bu oyundaki oyuncularız.
Belki hiçbirimiz neyin gerçek olduğunu bilmiyoruz.
Hiçbir sınırlama yoktur mağara duvarlarında, sinir hücreleri açılırken
                    oyun kaybolup başlar.

 

Belki hiç bilmiyoruz, belki duyduklarımızı biliyoruz.
Asla amaçsızca akıntıya karşı yüklenme.
Akıntıyı hisset ve solmuş düşüncelerimize izin ver, biz tekrar var olacağız.
   Bu ayin başladı.

Teknolojinin ve endüstrinin gelişimi ile her şey evrim geçirirken dinlerde yüzyıla ayak uydurmak için “kendi içinde evrim” geçirdiği bilinmektedir. Şarkı klasik Hristiyan dini törenlerini eleştirmesinin yanında kaybolan ve yok olan fikir ve düşüncelere de işaret etmektedir.  

The Tiananmen Men  “Tiananmen Adamı”

1989 yılının 5 Haziran’ıydı, silahsızdı ama aklına koymuştu.
Direniş vardı Tiananmen Meydanı’ndaki tanklara doğrultulmuş namlusunun ucunda
Ve orada durdu:
Kontrol etmek için, manipüle etmek için, medyaydı onun güç-kölesi
 
Dünyanın onu izlediğini biliyordu, bir planı olduğunu biliyordu;
Tiananmen Meydanı’ndaki güçlü tiranlığa karşı koymak gibi
Kendinden geçmiş gençlik özgürlük ile yıkanmıştı;
Demokrasiydi istedikleri; Tiananmen adamlarının bir planı vardı:
Medyayı manipüle et…
 Tiananmen adamının hareketi sibernetik-jestti.

      1989 yılının 4 Haziran’ında Çin’in ‘Ebedi Barış’ (Tian’anmen) Meydanı’nda yaşanan olaylar hakkında yazılan bir şarkı. Yaşanan olayların başlangıç noktası, Çin Komünist Partisi’nin yönetimi altındaki hükümetin siyasi yozlaşma içinde olduğunu ve baskıcı bir tutum takındığını, 1978’den bu yana ekonomik reformların fazla ileri gittiğini ve bunun sonucunda enflasyonun ve proletaryanın yaşamını tehdit eden işsizliğin artması olarak gösterilmektedir.


     İlk gösteriler, Deng reformlarının yeterince ileri gitmediğine ve Çin’in siyasal sisteminin reformdan geçmesi gerektiğine inanan öğrencilerden ve aydınlardan gelse de, kısa zamanda reformların fazla ileri gittiğine inanan kentli işçileri de içine aldı. Bu durumun nedeni protestoların öncülerinin yozlaşma üzerine yoğunlaşmalarıydı ki bu iki grubu birleştirdi.

Protestolar Deng Xiaoping’in, Mao’nun kurduğu sistemi esnetecek tarzda, siyasi liberalleşmeyi ve Pazar ekonomisine tedrici geçişi öngören bir dizi siyasi reform yapılması sebebi ile başladı. Reformlardaki ücretlendirmelerin entelektüelleri gelirlerini olumsuz yönde etkilemesi ve öğrencilerden aldıkları destek ile farklı bir noktaya ulaştı. Sosyalist rejim içerisinde gelinen endişe verici durumu protesto etmek amacı ile başlayan süreç demokrasi yanlılarının elinde sosyalizm karşıtı bir harekete dönüştü.

Protestolar sırasında gelişen olaylardan bazıları; Tiananmen Meydanı’nda Enternasyonal marşının öğrenciler tarafından söylenmesi; Çatışmalarda öncü öğrenciler tarafından öğrencilere, askerlere karşı Molotof kokteylinin kullanılmaması; Ölümün kıyısındaki öğrencilerin askerlere “bizi neden öldürüyorsunuz?” yakarışları.

Sosyalizm yanlıları ve demokrasi havarileri protestoların ortak noktasında buluştular. Ve sonucunda demokrasi havarileri (aydın ve entelektüel) kişisel kazançlarını toplumun çıkarı önüne koymaları yüzünden binlerce Maoist şehit oldu.

Olayları yansıtan fotoğraf, sibernetik ‘in insanoğlunu nasıl etkilediğini göstermekte ve şarkıda buna vurgu yapılmaktadır.

Precognition “Ön biliş”

Jeff Loomis’in eline bir akustik, bir de elektrik gitar alması; her ikisine de bolca Latin sosu katması ile albümdeki tek enstrümantal parça özelliğini korumaktadır.

42147  “Nisan 21/1947”

Reddedişimle can çekişiyorum, mantığım parçalanıyor, bu samimi yolculuğa çıkıyorum,
Zihnim ile
Gündüz gördüğüm akışkan rüyalarım gibi düşüncelerim, ılık kafa karışıklığımın sahillerini Islatıyorlar; bu güzel düzensizlikle var oluyorum.
 Başka bir dünya, bu bir geçiş miydi?
Ve yavaşça dönüyorum bildiğime, sürekli bir değişimde spiraller çiziyorum;
Ne yarattım ben?
Deney bitti.


    21 Nisan 1947 tarihinde biyolojik silahları ve beyin yıkama yöntemlerini uygulama alanına alan ABD, 1947 yılında CIA’nın kurulmasıyla bir dizi zihin kontrol projesinin ilkini başlattı. ABD ‘ye getirilen Nazi doktorlar da bu projelerde yer alacaktı. Manhattan Projesi adı altında atom bombasını geliştiren hükümet gizli projeler konusunda büyük tecrübe kazanmıştı. Zihin kontrol deneylerinde insanların kullanıldığı bu programların kod adları, ”CHATTER, BLUEBIRD, ARTICHOKE, MKULTRA, MKSEARCH ve MKDELTA” idi.

 

The Learning “Öğreniş”

Düşünüyorum öyleyse varım, yaşarım ve merak ederim, duygularımı paylaşmaya programlamışım ve hiç din görmüyorum.
Daire asla bitmez, gayede yüzler asla değişmez.
Daire asla yalan söylemez, ama yine de gizler hayatımı.
 
Bilirim makineyim, şan seseri rüyada öğrenirim, dijitalleştirilmiş pişmanlık içinde.
Ben inkarını yeniden dinlerim, ihanetini yeniden yaşarım.
Daire asla bitmez, gayede yüzler asla değişmez.
Eğitim şimdi başlıyor, formumu yetkisiz kılarak
 
Bilgisayar daha bilinçli olabilir mi?
Makineler bedeni taklit ederken ben öğreniyorum
İndir, Denetle, Analiz et
İnsan makineleştiğinde, masumiyet kaybolur, yeni bir çağ başlar.
 
Bu felsefede bir soruyu da gündeme getiriyor
Makineler bilinçli bir varlık gibi düşünebilir mi?
Makineler yine de hissederek öğrenir
Ben uyanmış olduğumda dünya asla eskisi gibi olmayacak
Ve zamanı değiştirmek kısa bir süre elinizin altında.

 

Warrel Dane’in aklından geçenler insan ile makinenin kombinasyonunun ufak bir distopyasıdır. Algoritmik insan beyni, Nevermore’un distopyasında, bu müziğin üzerinde o kadar şık durur ki, insan düşünmeden edemez, bu albümün de bir algoritması olup olmadığını. Ancak yanıt bellidir. Yalnızca bir ‘insan’ tekniği, melodi ile birleştirebilecektir veya yalnızca bir insan gerçek ‘müzik’ yapabilecektir. Nevermore, bu insanlardan oluşur. Gerçek müzisyenlerden meydana gelir.

Kaynakça:

Rock Sözlüğü – Metin Solmaz (Pan Yayıncılık)

Wikipedia – http://en.wikipedia.org/wiki/Nevermore

Encyclopaedia Metallum – http://www.metal-archives.com/

Nevermore – Nevermore

Bir Arayış Hikâyesi ; Nevermore

English: USAmerican progressive metal band Nev...
Image via Wikipedia

Sizlere uzun zamandan beri takip ettiğim “Nevermore”[i] grubunu tanıtıp, dünden bugüne dek uzanan albümlerini inceleme fırsatı bulacağız.

Güftelerinde konu aldıkları temalar genellikle din, politika eleştirisi, insanlığın piyasalaşması, köleleşmesi ve bunun doğurduğu psikolojik sorunlar, yabancılaşmanın getirdiği insanların kendilerini-birbirlerini sevmemesi ve yükselen teknoloji ile doğru orantılı olarak insanlığın makineleşmesi şeklinde açıklayabiliriz. Son albümlerinde ise kürtaj hakkı ve ölüm cezası üzerine birer şarkısı olduğunu hatırlatalım.

NM’un türünü anlamak için grubun felsefesini anlamak gerek öncelikle. NM tepeden tırnağa anarşist, yer yer de komünist ve nihilist düşünceleri barındırmaktadır. Tam da yapmak istediklerini yapıyorlar, içlerinden ne geliyorsa onu notalara ve dizelere yansıtıyorlar. Bunları sağlamak için de büyük bir entellektüelite gerekiyor haliyle. Bilhassa Jeff ve Warrel dünya müzikleri ve ideolojilerini, inançlarını derinlemesine inceleyen müzisyenler. Hatta Warrel Dane 5-6 oktav arasındaki sesi ve aldığı opera eğitimi ile bir tenor ve amatör düzeyde edebiyatla uğraşan bir yazar. Bunların yanına Warrel’in eski kız arkadaşının nişanlısının Amerikan ‘kabusu’nun yan etkilerinden din-merkezli tarikatlardan birine katıldıktan sonra aniden ortadan kayboluşunu (ve büyük ihtimalle de ölümünü) eklersek ortaya çıkan psikoloji ve ideolojinin oluşumunu anlayabiliriz. Jeff Loomis ise klasik müzikten Anadolu müziklerine ve hatta oryantale kadar, Mozart gibi klasik müzik dehalarını inceleyen bir virtüöz.

Müzikal olarak NM güfte yazımlarında işledikleri konuları baz alırsak “Thrash Metal”, bestelerini incelediğimizde ise Heavy Metal’in bir alt türevi olan “Progressive Metal[ii] ‘in unsurlarını kullandıklarını görüyoruz.

NM bir daha asla olmadan önce “Sanctuary” adı altında müzik piyasasının yeraltısı olarak ifade edilen “underground “ camiada vuku buldu. Sığınak ismi ile müzik çalışmalarına başlayan Dane, Sheppard ikilisine canlı konserlerde de Loomis eşlik ediyordu. 1986-90 yılları arasında grup 2 albüm, 1 demo ve 1 E.P. ile varlığına devam etti. NM’dan pek farklı olmayacak Sanctuary güftelerinde toplumsal yozlaşma, insanlığı konu alan temaları işliyorlardı.

Grup 1992 yılında dağılır. NM olarak toparlanması da aynı senenin sonlarına tekabül eder. Dane, Sheppard, Loomis’in yanına şu sıralar ne yaptığı (belki de yaşadığı) bilinmeyen Mark Arrington eklenerek NM temelleri atılmış olur. 92’den bu yana birçok müzisyen kısa ve uzun zaman dilimleri içerisinde NM’ da yer aldı. Şu an sayılabilecekler arasında Cannibal Corpse‘da çalan Pat O’Brien, eski Megadeth gitaristi Chris Broderick ve bir dönem Testament gitaristliği yapmış Steve Smyth yer alanlar arasındaydı. Gelip gidenleri saymazsak 94’te Van Williams’ın davul koltuğuna oturması ile grup bugüne kadar ana kadro olarak varlığını sürdürmektedir. Ana kadro 4 kişiden oluşmasına rağmen ve çift gitar üzerinden beste yazımları gerçekleştiği için canlı konserlerde Atilla Vörös okey masasına yancı olarak katılır. NM 92’de “Utopia” ve 94’de “1994 Demo” adında çıkardığı demo albümler 95’de çıkacak “Nevermore” albümünün habercisiydi elbette.

Bu yazı dizisinde NM’un 90’lardan bu yana süre gelen albümlerini inceleme ve neler anlattıklarını okuma fırsatı bulacağız. Şarkılarda Edgar Allan Poe’dan, Timothy Lear’a ve birçok yazarı hikaye ve alıntılarını okuyarak keşfedeceğiz.

Yer Nevermore,  yıl -1995- ve “Kimse yarının ne getireceğini bilmiyor” diye başlar Warrel Dane, an itibariyle on yedi yıllık NM macerasına.

Klişe tabirle ‘kendi adını taşıyan ilk albüm’lerinde NM, klasik bir heavy/thrash metal örneği verir. Şarkılara bolca yerleştirilen thrash riffleri[iii] ile Loomis, son derece parlak bir gitar performansı sergilerken, şarkıların upper-mid-temposunu, son derece çekici sololar ve leadlerle[iv] süsler. Jim Sheppard’ın yarı-dominant bas gitarı, Van Williams’ın (ve dört şarkıda da Mark Arrington’ın) sağlam davul partisyonları ile birlikte ritim kısmını oluşturur. Şarkılar, önceki iki demodan alınmadır ve değişen tek şey Neil Kernon’ın zamanı-için tek kelimeyle aşmış prodüksiyonu ve oluşturulan kaliteli müzik ile kademe atlamıştır. Tüm bunlara rağmen itiraf etmek gerekir ki, daha sonra Japon basımına eklenen şarkıları saysak dahi, NM, Nevermore’un en zayıf albümüdür. Herhangi bir grubun üçüncü hatta dördüncü albümünde yakalayabildiği bütünlüğü yakalaması, bestelerin başarısı ve müzisyenlerin performansı hatırına dinlenmeyi hak eder ama söz konusu NM olunca, çıtanın yüksekliği de kaçınılmazdır!

What Tomorrow Knows “Yarın Ne Bilinir”

Hataların cildin gibi aşınıyorsa
Eğer dünyada hiç doğmamayı dilediysen ; Ayağa kalk, sen geçmişinden kaçamazsın.
Ancak aptallar geldikleri yeri unutmaya çalışır
Körü körüne acıda utanç vardır; Pişmanlığın içindeki, ses ile umudu bul.
Zihnindeki görüntü belli
Daha fazla renk solmayacak.
Hayatı açıkça görmek , asla pişman olmamak için
Zaman ayırın, zaman yaratın

 İnsanların hatalarıyla yüzleşme korkularını ve varlık-yokluk durumlarına da yine hatalarına olan tutumlarının sebep olduğu söyleniyor. Hataların getirdiği acı ve hüzünler özeleştiri yapamayacağı, farkına varmak ve o farkındalığın içinde hakikati ve umudu aramanın önemli olduğu vurgulanıyor. Somut yapılması gereken şey; zaman ayırmaktır yaşama ve ideallere..

Chrome Black Future “Krom Kara Gelecek”

Ve eğer bu şekilde yaşamayı tercih ediyorsan 
Sen gidene kadar sayılı günlerini sayacağım
Ve eğer bu şekilde yaşamayı tercih ediyorsan
Gittiğinde hiç gözyaşı dökmemiş olacağım.

Albümdeki en öne çıkan, en teknik ve aynı zamanda en melodik şarkılardan bir tanesi.  Jeff Loomis ileride yapabileceklerine dair kısa bir özet geçmekte ve dinleyeni büyülemektedir. Şarkı acıyı dindirmek için denebilecek yollardan dem vurur, yaşamın nasıl yaşanılması gerektiğini kişinin kendi kararına bırakırken, eleştiri hakkını karşıdakinde saklı tutar.

The Sanity Assassin “Aklı Başında Suikastçı”

Aklı aç adam görüyor musun? 
Asla kendi araman için bir düşe sahip olma; Günahın düşünce biçiminde;
O kör zihinleri sütte yaşattı, hayali denize hükmetmek için.
Çizilen çizgilerin dışında hayaller kurmaktan korkma.
Kendi aklındaki resmi çizmekten korkma.
Korkma, yolun acının yolu değil. Korkma, rüyalar ölümlü değil”

Warrel Dane’in çok tuhaf bir aksanla söylediği ‘assassin’ların arasında, NM’un denemeyi çok sevdiği türden lower-mid-tempo bir heavy metal şarkısı. Ne bir ballad[v] ne de bir headbanger[vi]. Şarkının adı “Sanity Assasin” olarak araştırdığımda ulaştığım yer FEMA[vii] (Federal Emergency Management Agency) oldu.

Garden of Gray  “Gri Bahçe”

Ay bahçe ortasında yükseldiğinde,
o zaman sana geleceğim
İt üzümü gözlerinde çiçekler açtığında günahlarımı dök.
Orman melekler korusu gibi şarkılar söylediğinde, ben daha yakınına geleceğim

Bana göre albümün açık ara en iyi şarkısı. Muhteşem bir açılışa (bir grup tarikat mensubunun ‘hu’ çektiği bir sahneyi andırıyor), mükemmel bir gitar riffine, harika sözlere (“hislerimin bana şarkı söylemesini istiyorum”) ve iyi bir soloyo sahiptir. Warrel Dane, Nevermore kariyerindeki ilk highlight[viii]’ını bu şarkıda gösterir. Bir de şarkıda geçen ‘The Politics of Ecstacy’[ix] sözü ile bir sonraki albümü müjdelediğini ekleyelim. Sözler itibari ile açık ara bir aşk şarkısı olduğunu belli ediyor.

Sea of Possibilities  “İhtimaller Denizinde”

Benimle gel,
ihtimaller denizine yelken aç.
Sıvı karma[x], seni korkutmak istemem,
Ama gelecek taşa yazılmadı.

Son derece sıradan bir şarkı olmasına rağmen, bence bu albümdeki en progresif şarkıdır. Şarkının 02:26-03:33 arasındaki bölümü, gelecekteki NM albümleri hakkında ufak ve gerçekten çok etkileyici ipuçları sunar. Jeff Loomis gitarda resmen döktürür. NM progresifliğinin etkileyici yanlarından biri olmasa da, ilk örneği olması açısından önemlidir. Şarkının son kıtası Hinduizm ve Budizm’in yasalarından biri olan karma yasasına hitaben yazılmış.

The Hurting Words “Acıtan Sözler”

Bazen kendimden nefret ediyorum,
sendeki şeylerden nefret ettiğim için.
Ve şimdi hiçbir kelime yok işte,
bir şeyleri düzeltip, yaralarımı saracak.

Nevermore’un her albümüne sıkıştırdığı heavy metal balladlarının ilk örneğidir.. Warrel Dane’in çok iyi bir şarkıcı olduğunu kanıtlaması haricinde, balladların NM müziğindeki yeri konusunda fazla emin değilim açıkçası.

Timothy Leary[xi]

Denizin karşı kıyısından gelen bir bilge,
LSD felsefesi arayışında.
Kalbini ve aklını açarak, insanlığın iyiliğini bulur.
Ruhunuzu çıkartın ve kurtuluş sizsiniz.
İnan rüyaların da öfkesi seçilmiş.
 
Uyu bakalım çocuk, rüya gör.

1960’ların karşıt-kültür ikonlarından, LSD’nin mucidi, zihin açmak amaçlı uyuşturucu kullanımı taraftarı Timothy Leary’yi “arayan” Warrel Dane, kendi deyimiyle ‘LSD felsefesi’ adı altında Leary’i anıyor. Ancak şarkıyı gerçek önemine taşıyan 02:17’de başlayan riff ve üzerindeki olağanüstü solo ile Jeff Loomis oluyor.

Godmoney  “ParaTanrısı “

Paranı İsa’ya gönder, sonsuz hayatını postadan al!
Aklını yönelt, altüst olursun
Size anlattıklarında, ona inanmayın.
“O” Tanrı bile paraya ihtiyaç duyar,
Tanrının senin parana ihtiyacı vardır.

Warrel Dane’den son derece naif ve bir o kadar da samimi bir Hristiyanlık ve din eleştirisi. Tanrının bile paraya ihtiyacı olduğuna inanmamaları için insanlığa çağrı. Ve elbette tüm şarkıya yayılan müthiş gitar melodileri. Loomis ile Dane rekabeti bu kez berabere gözüküyor.

Ve böylelikle Nevermore, bir ilk olma misyonunu tamamlıyor. Metal dünyasına, sağlam, ekstrası olmayan ancak büyük ümit veren Nevermore müziğini insanlıkla tanıştırıyor. Dünyanın göreceği daha çok şey var, ama bu, bir başlangıç için yeterlinin de ötesinde!


[i] Edgar Allan Poe’nun 1845’te yazdığı “The Raven” şiirinde sürekli olarak her kıtanın ardında söylediği söz.

[ii] 1960’ların son yıllarında İngiltere’de ortaya çıkan bir rock türüdür. Avrupa klasik müziği motiflerinden yararlanılarak ve rock kalıplarıyla yapılır. Sözler de müzik kadar önem taşır. Müzikte virtüözlük ön plandadır.

[iii] Rock’da kullanışı daha çok, bir enstrümanda yada vokalde, çalınanın dışına çıkabilen küçük “takılma” lardır.

[iv]  Ritim

[v] Müzikte terim olarak kullanılması 12. yüzyıla kadar uzanır. 12. yüzyılda güney İtalya halkının söylediği kısa dans şarkısını anlatır. Daha sonraları halk müziği karakterleri taşıyan, “sanatsal” müziğin zıddı olarak daha basit ve solo bir müziği tanımlamaya başlamıştır.

[vi] Kafayı bir yukarı bir aşağı sallayarak, harekete verilen addır. Boyun kaslarını geliştirmeye ve eğlenmeye yarar.

[vii] Federal Acil Durum Yönetim Teşkilatı olan FEMA, milli güvenlik tehlikeye girdiğinde seçimsiz milli hükümet olarak yönetimi devir alacak birimdir. ABD’de bulunan 600’den fazla toplama kampının işletiminden sorumlu olan kurum.

[viii] En önemli , göze çarpan bölüm.

[ix]  “Politics of Ecstasy” isimli kitabın yazarı Timotyh Lear’dır.

[x] Budizm ve Hinduizmde insanın iyi veya kötü kaderinin dünyaya daha önce gelişinde yaptığı iyi veya kötü hareketlerinin sonucu olduğunu savunan öğreti.

[xi] Timothy Francis Leary (22 Ekim 1920-31 Mayıs 1996) ABD’li yazar, ruhbilimci ve bilgisayar yazılımcısı. Karşıt kültür ikonu olarak özellikle LSD başta olmak üzere psikotrop (uyuşturucu) maddelerinin araştırılması ve kullanımını savunmuştur. “Turn on, tune it, drop out.” olarak bilinen sloganıyla anılmaktadır.

Kaynakça:

Rock Sözlüğü – Metin Solmaz (Pan Yayıncılık)

Rock Çağı – Alain Dister (YKY Yayınları)

Ekşi Sözlük – http://www.eksisozluk.com

Wikipedia – http://en.wikipedia.org/wiki/Nevermore

Encyclopaedia Metallum – http://www.metal-archives.com/

Music Might – http://www.musicmight.com

Nevermore – Dreaming Neon Black

Karanlığa Dokun, Bizde Seni Bekliyorduk !

Cover of
Cover of Dreaming Neon Black

1990’lı yılların metal müzik endüstrisi kurallarından biri, ‘satan grubun’ yılda en az bir albüm yapması gibi zalimane bir olaydı. NM  da, ilk üç albümünü (biri E.P olsa bile) toplamda iki yılda yayımlayarak bu kurala uymak durumunda kaldığını işaret ediyordu. Ancak ne olduysa, o sıralar değeri pek bilinmese bile, açık bir başyapıt olan The Politics of Ecstasy albümünden sonra oldu. Grup, Century Media ile olan anlaşmasının bitimini de fırsat bilerek, yoğun turne programından sonra kısa bir ara vermeye karar verdi. W. Dane, bu arayı, üzerinde uzun zamandır uğraştığı (ve başlarda uzun metraj bir film olarak çekmeyi düşündüğü), eski kız arkadaşının/nişanlısının Amerikan ‘kabusu’nun yan etkilerinden din-merkezli tarikatlardan birine katıldıktan sonra aniden ortadan kayboluşunu (ve büyük ihtimalle de ölümünü) anlattığı projesi ile değerlendirmek istedi. Zaman içinde W.Dane’in yazdığı materyaller, birer şarkı sözü halini aldı ve NM’un ilk ‘konsept’ albümü Dreaming Neon Black yavaş yavaş şekillenmeye başladı. Prodüksiyon ve müzisyenliğin The Politics of Ecstasy ile hemen hemen aynı derecede insanüstü bırakıldığı (daha gelişmiş teknolojiyi ile de desteklendiği üstelik) bu albüm bu kez tüm dünya metal sahnesini derinden etkiledi.

Alternative covers
Son derece acıklı bir hikâyenin, müthiş felsefik ve eleştirel bir dille anlatıldığı, bir yandan yoğun melankoli bir yandan da neredeyse ‘mekanik’ kusursuzlukla işlenmiş teknik bir müzisyenliğin birleştiği DNB ile NM 1900’lü yılları, bir başyapıt daha ortaya çıkartarak kapatmış oluyordu. Albümle ilgili son genel not ise kadrodaki değişiklik ile ilgili: Hayallerinin grubu Cannibal Corpse’tan teklif alan gitarist Pat O’Brien, yerini eski Forbidden gitaristi T. Calvert’a bıraktı. İki mükemmel gitaristin birbirinin yerine geçmesi, NM müziğini fazla etkilemezken, dinleyici, T. Calvert’ın bestelerde daha aktif bir rol alması ile J. Loomis harici melodileri de duyma şansını elde etmiş oldu. Son olarak toparlamak gerekirse, DNB’in üzerinde inanılmaz emek sarf edilmiş, gerçekten olağanüstü edebi bir eser havasında kaleme alınmış melankolik sözleri ve sözlerle bir o kadar alakasız ama yine o kadar uyumlu sert melodileri, insanüstü bir mükemmellikle bir araya getiren gerçek bir eseri olduğunu söylemek istiyorum.  Ayrıca her şarkı ayrı bir hikâyeyi anlattığı için girişlerde sözlerden bağımsız alt başlıklar

Ophidian “Yılan gibi”

Clive Barker’s Lord of Illusion filminden alınma “karanlığa dokun, biz de seni bekliyorduk” dizelerinin iki defa tekrarlandığı, endüstriyel atıkların işlendiği bir fabrikadan çıkmış gibi duran ve kelime anlamıyla, albümün geneline yayılmış ‘yılan’ metaforlarını çağrıştıran kırk beş saniyelik, ‘nefes al, hazırlan’ temalı bir giriş parçası. Beyond Within ile birleştiği yer, heyecan verici bir albümünü ancak bu kadar güzel müjdeleyebilirdi!

Beyond Within “İçinin Derinliklerinde”

Cover of "Lord of Illusion"
Cover of Lord of Illusion
 
“Çöküşe hoş geldiniz”
Yeni bin yıla hoş geldiniz, nefret gezegeninin düşüşüne
Arkadaşlarım sona hoş geldiniz, tüm dünyanın trajedisine
Geleceğe hoş geldiniz,  dönüşü olmayan karanlık dünyaya
Cehaletin sonuçlarından itibaren
Çöküşe hoş geldiniz
 İçinin derinliklerinde, yasallaştır, izin ver
Geçmişi yarat, var olmayan bir masalda
Düşüşe hoş geldin
 

  Ophidian ile başlayan fırtına öncesi sessizliğin senfonisi ara vermeden sizi anormal bir şekilde tonlanmış gitarlardan çıkan sese bırakıyor. Gitar tonlarını ilk duyduğunuzda kendinizi bir anda savaş alanında çarpışan bir asker gibi hissediyorsunuz. Meydan okuma, isyan, öfke ve nefret. Albümün çıkış yılı itibari ile şarkı 1999’daki Y2K beklentisine ve dijital dünyaya saldırıyor. Her şeyin insanla birlikte dijitalize olduğunu günümüz dünyasında sabahın köründe tam vaktinde çalmaya başlayan çalar saat ile başlayan yolculuktur bu. Sırasıyla cep telefonundaki sevgili çağrılar sizi kontrol eder. Televizyon açılır, sessiz sedasız görüntüler dönerken müzik setindeki notalar salyangozunuzu cilalar yeni güne. Mideler mikro dalgalı poğaçalar ile radyoaktif güne enerji yaratır. Çevrenizi kirletmek için. İş yolculuğunu katlanır kıl(abil)mak için arabada teyp, otobüste em-pi-üç çalar. Daha hiç kimseye merhaba demedik. İşe varılır; faxlar, e-mailler, “size geri döneceğiz”ler. Eve dönerken süpermarket alırş-verişi. Bin bir türlü cezbedici ürün arasında sizi transa sokan rengârenk reklam panoları. Varlığı bir dert, yokluğu yara misali ikiyüzlülük mertebesinden çıkan kredi kartları. Evde sessiz, rahat ve huzurlu kafa dinlemek gerek artık derken açılan bilgisayar masası üstünde tercihen alkol, neskafe ve ya her ne haltsa. Sonra “yüz yüze ilişki” lerin önemi, samimiyet ile başlayan konuşmalar derken “bir adamın akıl sağlığının düşüşüne hoş geldiniz” diyen W. Dane’den tokat bir cevap gelir.

The Death of Passion “Tutkunun Ölümü”

“Zamanın benim için bir anlamı vardı. O (kadın) yok oldu ve benimle konuşuyor boşluktan”
Ben senden önce ayağa kalktım, bir adamın gölgesi gibi
Aklım bu gözlerin arkasında kendi yok oluşumla yüzer
Ben aklı karışık ve saygısız.  Ben hükümsüz.
Sen karanlık yarının boşluğu.
Kendimi öyle bomboş hissediyorum ki
 
Hastalıklısın sen.
Sen yalancısın.
 

 Kız arkadaşı kaybolan bir adamın “kendimi bomboş hissediyorum” diyerek girdiği ciddi depresyondan dem vuran şarkıda, W. Dane’in gittikçe sıklaşan kâbuslarından bahsediliyor. Bu kâbuslar zamanla o kadar gerçekçi hale geliyor ki, Dane, yapmayı sevdiği/yapmak istediği her şeyden elini eteğini çekme aşamasına geliyor. J. Loomis’in gitarları bir kez daha inanılmaz teknik ama bir o kadar da melodik riffler çalıyorlar. 02.40’da giren kaotik solo, şarkıda kendisini anlatan W. Dane’in ruh haliyle o kadar güzel örtüşüyor ki, 03.10’da giren bas-line’lar ile güm güm vurulan ‘intiharsal’ tepkileri kulaklarıızda hissedene kadar, kaosun içinde yüzüyoruz. Albümün en ‘tekrarlı’ ama bir o kadar da dinlemesi zevkli şarkısı.

 I Am the Dog “Ben Köpeğim”     

 
“Karanlık dalga dün gece yine geldi.
Ben sonuna kadar her şeyi istiyorum, dünyayı yok etmek istiyorum.”
 
Ben onun dünyaya ihanet ettiğini hiç görmedim.
Sonsuzlukta parçalanmışı körleşmiş gözler asla göremez.
Her gece aynı rüyalar.
Karanlık dalga gelmekte, akıl sağlığı uzaklara kayar
O (kadın) oyuktan “ben köpeğim” diye bağırır.
O köpek yılında doğdu.
 
Ben onun dünyaya ihanet ettiğini hiç görmedim.
Sonsuzlukta parçalanmış körleşmiş gözler asla göremez.
Her gece aynı rüyalar.

 Kâbuslar artar. W. Dane, kız arkadaşının izbe yerden seslenişini gece yarıları duyar. “Ben köpeğim, inançlarımın kölesiyim” ”O” Körleşmiş gözleri ile yürünen patikanın köpeği olmuştur. Dini inanç ve tarikatların bir insanın hayatındaki etkileri kimi zaman ölüm, kimi zamanda hayatta vereceği kararlardan geri durmasına sebeptir. Son olarak bitiş bölümündeki alto tonların ahengi bateri sevenler için dinlemeye değer.

Dreaming Neon Black “Neon Karası Düşler”

“Bir kez daha yağdı üzerime dalgalarla.
“O” onlarla ayrıldığında dedi ki
Karanlıktan kaçmalıyım. Ona anlatmaya çalıştım
Onların zehrini, “O” dinlememeyi seçti.
Bir daha hiç görülmedi”
 
Işığın bir çocuğuyum, aklında yaşayan
Acı, habersizlik yitip gider zamanda
O zaman buluşur musun benimle ne zaman çağırsam seni?
Tek şifam benimle buluşmayacak mısın?
 
Kaderin boğucu havuzunda ay ve güneş hala bekler
Benimle buluşmayacak mısın?
Sessizce acı çekerim aşkımız için, soytarı kaybetti kumrusunu.
 

Dane için hayat yavaş yavaş normale dönmeye başlamaktadır. Dünya ile verdiği kavga kendi içinde devam ederken, nişanlısını kaybettikten sonraki kâbusları gittikçe azalır.

Kâbuslar med cezir gibidir. Altınızdaki saydam perde çekildiğinde balçığa dönen toprakta çakılır kalırsınız. Yaşayarak ölümü beklemek ya da bir özgüle ilişkindir yaşam kulaçlarınız. Özgülseniz onunla savaşır ve yüzmeye devam edersiniz bir sonraki bağlantıya kadar. Alelâde olanlar perdeyi ve ölümü beklerler vakitsiz zamanlarıyla. Atılan kulaçlar balçıkla sıvanır, ölüm karaları bağlar.

Dane’in yaşadıkları ölüm-yaşam, sevgi-nefret arasında gelgitlerdir. “O” deniz,  çekim kuvvetine karşı atılan kulaçlar mücadele, sevgi ve acıdır. Ve artık “O” W. Dane’e seslenmektedir: “Rüyanda buluş benimle, boğulalım sularda.” Dane için artık kız ölüdür neon karası düşlerinde.

Deconstruction “Yıkım”

“Benim kusursuz yansımam yüzer
Havuzda boğularak. Gökyüzü kayboldu.
Dünyam yıkımda.”
 
İntiharı düşleyen düşmüş,
Silah yerine iğneyi alır eline
Kendini çarmıha geren kurban anlamaz,
İsa’nın bizi hayatımız boyunca aldatıyor olduğunu.
Yıkım.
 
Kurban amacına ulaşır ve kutsal adamı yaralar.
Sekizinci günde Tanrı savaş sanatını yarattı,
Ve gülerek planlar sonumuzu
Kim ırzına geçer zayıf olanın, geride kazanacak bir şey kalmamışsa?
Kim sürer bu kısır, kara toprak atıklarını?
Yıkım!
Dünyamız yıkımda.
 

 Yaşadıkça ölecek. Doğdukça öldüreceğiz. İsa Tanrıdır, Tanrı İsa’dır. Tanrı bizleri sadece birbirimizle savaşmak ve yok etmek için yaratmıştır. İsa burada en belirgin metafordur. Savaşlar yaratılır, aynılar aynı ayrılar ayrı taraflara çekilir ve Tanrı’nın yönettiği aksiyon filminde başroller bizimdir. Tabi ki bunların hepsi metafor ve öfkenin karşılığı.

 The Fault of the Flesh “Bedenin Hatası”

 “Bazen ümitsizlik her şeyin üzerinde tutabilir sizi ve görüyorum ümitsizliğin içerisindeki zaafımı.”
 
Parazit olan insan, sebep olan insan
Bizler dünyanın yaratıcısı ve yıkıcısı.
Biz kaderin mimarıyız.
Bizde etteniz ama etimiz aciz.
 
Kan, sinir ve kemikten doğduk.
Hepimiz bu işe yaramaz mezara vaktinde gireriz
Karanlık bilinmeyene doğru yol alırken.
Beden zayıftır, beden suçludur.
 
Hepimiz dünyaya yanlış şekiller verdik.
Hiçbir zaman yürürken arkamıza bakmadık.
Hiçbir zaman ektiğimiz tohumlardan pişman olmadık.
 

 Dikkat edilecek olursak bir önceki şarkıda yıkımdan söz edilirken, bir sonraki şarkıda yıkımın sebebi ve sonucu olan insan nesli işlenmektedir. Konsept albümlerin önemli bir özelliğinden biri baştan sona kadar gelişen güfteler ve konuların birbirleri arasında bağlaç görevi görmesidir.

Okların hedefinde bu sefer homo sapiens sapiens; Modern İnsan! Buraya kadar tanrıya-dinlere karşı açtığı savaş ve acılarla dolu bir sevginin bitişine ulaşarak geldi W. Dane. İnsanlığın devam eden evrim süreci içerisinde geldiği-getirdiği nokta şairi ümitsizliğin dibine çekmekte, kendine de pay ayırarak birinci çoğul şahıstan konuşmaktadır. İnsanlık dünya üzerinde var olduğundan itibaren çevreye, doğal yaşama, kıtalara ve bunlarla mütevellit kendini var eden zemine saldırmıştır. Kusur ve hatalarla dolu insan bedeni fikriyatını da ortaya koyarak dünyaya hem psikolojik hem de fizyolojik olarak aciz, korkak ve iktidarsız bir nesil armağan etmiştir. Dane “görüyorum ümitsizliğin içerisindeki zaafımı” derken, ümitsizliğimizin kaynağının sadece zamanla törpülenecek zaaflarımızdan ibaret olduğunu anlatmaktadır. Zaaflarımızı kökünden kopartıp atmamız mümkün gözükmemekte. Fakat kalıcı hasarlar veren hatalarımızdan kurtulmamız ivedidir. Tanrı hatalarımızı bağışlasın!

The Lotus Eaters “Nilüfer Yiyenler”

“Bu bana neden oluyor? Neden ben terk edildim?
Hiçbir şey artık acılarımı dindirmiyor. Lütfen… Kayıp gidiyorum.”
 
Boşa tutuyoruz kaderin elini ve merak ediyoruz senin istemini
Görüyorum ki kontrolün zalim ve mantık dışı
Sağır kulaklara ulaşıyor mu kelimeler, çok mu cılızız yoksa
Anlamaya çalış bizi lütfen.
Körlemesine boşluklara düştük, bulmaca çok tuhaftı
Uçar nilüfer yiyenler
Takip ediyorum karmaşık desenli türü; Sinsi ve soğuk.
Ve çiçek açar, bilinmeyene doğru.
 
Lütfen Tanrım neden duymuyorsun bizi?
Lütfen Tanrım, neden dinlemiyorsun bizi?
Lütfen Tanrım, neden korkmak zorundayız senden?
Lütfen Tanrım, neden aldın onu benden?

 Bu kez hikâyenin yönü değişiyor. “Nilüfer Yiyiciler” esasında Afrika’da bir kabile (veya Odyssey’de geçtiği üzere, nilüfer çiçeğine bağımlı bir grup), ve yedikleri nilüfer çiçekleri, hafızalarını kaybetmelerine neden oluyor. Peki, soru şu, hafızası olmayan birinin de Tanrısı var mıdır?

 Poison Godmachine “Zehirli Tanrı-Makinesi”

“Şimdi ne istediğimi biliyorum… Boşluk ışığı yuttu ve makine ruhumu istiyor.”
 
Medya makinesi ne yaptığını çok iyi biliyor
Size zehri nasıl vereceğini biliyor
İşe yaramaz küçük yaşamlarınız için, işe yaramaz bilgiler
Televizyon pasifize eder ve yalan söyler
İzlediğiniz her şeye inanıyor musunuz?
 
Boşluğun çocukları, gelin takip edin beni
İnancınızdan ve kefaretinizden vazgeçin, kurtarıcı zaten görülmüyor
Ben yeni uyuşturucuyum, sizin zehirli tanrı-makineniz.
Zehir bir kelime, tanrı, bir kelime… Sizi korkutmak için!

 
Çoğu zaman olduğu gibi W. Dane son derece başarılı sosyolojik iğnemeler de bulunmuş ve bunların en belirgini Poison Godmachine`dir. Aksak ritmleri içinde kafanızı uçarcasına salladığınız bu şarkıda bulunan sözler de medyanın ve sosyolojik basınçta sürünen koyunların güzel bir anlatımını barındırıyor. 00.13’te giren bas riffi’nin 00.27’de aldığı hal, bir fenafillah makamı olsa gerek. Ve tabi bir de 01.00’da giren nakarat kısmının ana riff’ini oluşturmaktadır.  O riff 04.18’te iyice evrilecek, 02.30 itibari ile de yerini J. Loomis ve T. Calvert solo kumpanyasına bırakacaktır.

All Play Dead “Bütün Oyuncular Ölü”

“Beni hala duyabileceğini biliyorum. Beni hissedebileceğini biliyorum.
Zaman hiç değişmezken , onları besleyen için kadife uyku onu sakinleştirdi”
 
 Sen sarhoş edici kaderinin şarabısın.
Zamanın eksenindesin, ben bu yüzden körüm.
Özgürlüğünün düşüşüne şahit olmak
Hepimizi izlerlerken, elveda demek yarınlara biraz daha
Hepimiz ölüyü oynuyoruz.

 Yaralı hayvanları düşünün. Bir sonraki saldırı üzerlerine gelmesin diye ölü taklidi yapan. İşte onlara benzetiyor insanları W. Dane bu şarkıda. Bir kez daha, kayıp kız arkadaşı ile doğrudan ilgili olmayıp, kokuşmuş sistem eleştirisine takılıyoruz. Müzisyenlik, tahmin edilebileceği gibi mantık sınırlarını zorlamaktadır. Bol atraksiyonlu lower-mid tempo burada da kendini göstermekte. Başlangıç olarak doom’a yakın bir riff ve onu bağlayan hafif bir arpejli distortion. 02.08’de derinden giren çift kroslar. Ve 02.38 sonrasında heavy’den thrash’a kayan gitarlar!

Cenotaph “Anıt Mezar”

 “Ve ben onun adına bunu inşa edeceğim. Rüyaların yenilgiye uğramasına izin vermeyeceğim, onun köleliği benim için sadece kulluk.”
 
 İçe doğan korkular omurgadan aşağıya sızar
Havuzun içinde, yankılanır
Duvarın arkasındaki hayalperest kadife uykusunda yatar
O hareketsiz yatarken sağlıklı olmayacak
 
Uyan. Hayalperest uyan.
Uyan. Farkına var.

 Hikâyenin ‘depresyon’ kısmı için düşünülmüşe benzeyen ve neredeyse bir kuyudan seslenen operatik vokaller geliyor kulağa. Cenotaph kelime anlamıyla, bir mezarın üzerine dikilen anıtı sembolize etse de, genellikle mezar kazıldığında, altında ölüden geriye hiçbir şeyin kalmamış olduğunun fark edildiği mezarlar için kullanılıyor. Şarkı da sanki bu doğrultuda son derece ağır ağır mezarı kazıyor. Şarkıyı iyice vurucu hale getiren ise, mezar kazılırken çaresizce ona “uyan” diye bağıran W. Dane vokalleri oluyor. Ve T. Calvert giderayak bizlere son bestesini sunuyor. Lower-mid tempodaki riff’ler Bay Area Thrash Metali anımsatıyor.

No More Will “Daha Fazla İstek Yok”

 “Bazıları için herhangi bir seçenek yoktur”
 
Dünyanın silindiğini gördükçe, yaşamak için hiçbir isteğim kalmadı.
İçimde hiç umut yok, zaten hayatım da hiçbir şey ifade etmiyor
Biraz grinin tonları, yitip gideceğim yeniden.
 
İnkârının kalbinden besle beni
Bu kadife uyku sadece aptalların inancı
Sil kendi gözyaşlarını, seni kendi yerime koymayacağım
 
Vebayı bulaştır kendi rüyalarına, seni izliyor olmayacağım.
Kurtar beni bu karmaşadan,
Bu tozlu gözyaşları, nedenini bilen birinin sebepleri
 
Hala hissediyorum seni burada, yağan yağmursun sen
Acıyı canlı tutan sessin sen, ben de çıldırmış âşık
Güçlü olmalıyım, çünkü aşk uzun uzun yakar, biliyorum.

 Hikâyenin sonuna geldikçe, W. Dane’in artık rüyalardan da, kayıp kız arkadaşın/nişanlının hayallerinden de kurtulmak isteyişini dinliyoruz. Bu şarkı da, ne yaparsa yapsın, bunun imkânsız olduğunu hatırlatıyor bizlere. Usul bir akustik arpejle başlayan şarkıda albümdeki en iyi sözlerden birine şahit oluyoruz: “Dünyanın silindiğini gördükçe, yaşamak için hiçbir isteğim kalmıyor.” İsyan gelişiyor. Aslında isyan neye karşı gelişiyor bilmiyorum. Kayıp kişiye isyan, onu suçlamak, belki de bir çeşit nefret geliştirerek kendi kendini soğutmaya çalışmaktadır.

 Forever “Her Zaman”

 “Neler ayrı ayrı konduysa, yine birleşecektir”
 
Bu neon karası karanlıkta, hala onun yüzünü görüyorum
Bana en karanlık saatleri getiriyor, umutsuzum
Acı yeniden doğuyor
 
Hep kalbimdesin, hiç ölmedin
Sen ebedisin, hala merak ediyorum neredesin
Biliyorum, rüya görüyorsun, biliyorum huzurlusun
 
Rüya zamanı buluşacağım seninle;
Ne zaman çağırsan geleceğim, sana doğru yüzeceğim
Hep kalbimdesin, hiç ölmedin; sen ebedisin,
 
Hala merak ediyorum neredesin; biliyorum neon karası rüyalar görüyorsun.

W. Dane Ophidian intro’su ile açtığı konsept albümün dışına çıkmadan, sessiz ve derinden tekrar Clive Barker`ın Lord Of Illusions filminden alınma sözler ile hikayeyi sonlandırıyor.Metal müzik tarihinin en iyi bir kaç konsept albümünden biri, aynı zamanda metal tarihinin en büyük albümlerinden biri olarak Dreaming Neon Black’te biz şanslılara sunulmuştu. Artık NM, büyük sahnenin, ‘müzikten anlayan’ fanların, tahtına oturmaya hazırdı. Tüm dünyanın tahtına oturmalarına ise sadece bir sene kalmıştı…

Avanti Musica III: Aramızda Dolanan Hayaletler

Zamanın ruhu çok az kişiyi teslim alamaz. Kafa tutmak ve ayakta kalmak, dinmeyen bir çaba gerektirdiği için. Ve örneğin bir müzisyenin de zamanın ruhuna direnmesi kolay değildir. Ne de olsa ana akım dedikleri kuru gürültü belirleyicidir. Yine de belli olmaz, birkaç yıla hâkim olan değerler, tarz ve ses, sonraki on yılda gözden düşer ve hoş bir seda olarak mazide kalır. Politik müziğin tarihi bir anda kendisini, iddialarını ve çabasını tatlı bir nostalji olarak geçmişte kalmış bulan onlarca isimle doludur. Ama bir de her dönemde zamanın ruhuna kendi rengini katanlar vardır. İşte zamanın ruhunu kendi renkleriyle boyayan iki isim, ard arda yeni albümler yayınladılar geçtiğimiz günlerde.

Sanatsal yaratıcılık bir anlamda büyücülükse eğer, Robert Wyatt da 1960’lar İngiliz rock camiasının en ışıltılı büyücülerinden birisiydi. O dönem, müzikte sınırları zorlayanların dönemiydi ve bir avuç insan hep beraber, sınırları sürekli olarak daha ileriye götürüyorlardı. Wyatt’ın vurmalılarının başında oturduğu Soft Machine grubu, Pink Floyd’la birlikte 60ların İngiliz psychedelic rock müziğinin daha derinlikli bir içerik kazanmasını sağlamıştı.

Ama sonra 1970’ler gelince, bir önceki on yılın arayışlarını silip süpüren bir tutuculuk belirleyici olduğunda tüm büyücüler birden kırpılıp biçilen yıldızlara dönüştü. Wyatt’a ise hem arayışları hem de hayat bambaşka bir yol açtı. 1973’te bir parti sırasında üçüncü kattan düştü ve o kazadan sonra hayat boyu eşlikçisine dönüşen tekerlekli sandalyesiyle buluştu.

Bu kaza Wyatt’a kendi istediklerine yoğunlaşması fırsatı vermiş olmalı ki ana akımla olan sallantılı ilişkisini de kesti ve müzikal yolunu tamamen caza, deneysele çevirdi. Bir tek orada da kalmadı, 60’ların sıcağından çıkan dünya soğurken onun içi yanmaya başladı ve üyesi olduğu Britanya Komünist Partisi’nin 90lardaki tasfiyesine kadar üyesi olarak kaldı. Müziğinde ise politik olana gitgide daha çok yer açmaya başladı.

Wyatt 1971’de yayınlanan ilk solo albümünden itibaren farklı isimleri, farklı çalgıları kendi şarkılarında, kendi tarzı altında bir araya getirebilen bir düzenleyici oldu. Rock’tan caza, folktan deneysele uzanan meşrebi bol albümlerde Wyatt ve yol arkadaşları geniş bir alana dağılan farklı tarzlardan, ama en çok da bir tür cazdan etkilendiler. Ortaya Wyatt’ın ismi ile tanımlanabilecek bir eklektik müzik çıkmış oldu. Wyatt’ın kırılgan ama etkileyici sesi, bir yandan Brian Eno, Björk gibi popüler müziğin yaratıcı isimleriyle buluşurken bir yandan da Wyatt yeni isimleri zamanın ruhuna direnenler arasından buldu çıkardı.

Politik müzik, ana akımın içinde eski itibarını kaybedip erirken o hep saygıyla ve hayretle izlendi, albümleri gıptayla karşılandı. Şarkıları iki kez çok dinlenenler listesine girdi. İngilizler Arjantin’in burnunun dibindeki Falkland adaları için seferber olduğunda bu toplumsal tutulmanın karşısına “Shipbuilding” ile çıktı. “Derinliklerden ışıltılı elmaslar toplayabilecekken..” diye ironik bir tonda seslendi toplumuna. İngiliz televizyonunda yayınlanan en önemli müzik programına genel toplumu yadırgatmaması için tekerlekli sandalyesi olmadan çıkması istendi. Program yapımcıları, program tarihinde yaşadıkları nadir retlerden birini Wyatt’tan aldılar.

Müziği yazılmış ve bitmiş, kapalı bir üretim olarak değil de ucu açık bir uğraş, çaba olarak gördü. Antik Yunan tiyatrosuna gönderme yaparak müziği dram olarak değil trajedi/komedi anlatım aracı olarak gördü. “Eninde sonunda bir siyasetçi ya da filozof değilim, çeşitli kayıtlar yapan basit birisiyim. Bu kayıtlar ayakta kalır ya da silinir gider. Bilemem. Sesler ve ezgiler, kulaklara dinlenebilir gelecek bir takım üretimleri, sahip olduğum tüm becerilerle yapmaya çalıştığım tek yerdir. Hepsi bu!”

Wyatt’ın saksafoncu Gilad Atzmon ve viyolonselci Ros Stephen ile geçtiğimiz günlerde yayınladığı “For The Ghosts Within” sahip olduğu becerilerin onca yıla rağmen hâlâ nasıl da dolu dolu olduğunu, bakışının ve hünerinin bir yandan çok tanıdık ama bir yandan da hâlâ çok yenilikçi olduğunu gösteriyor. Albümde üçlüye Ros Stephen’ın yaylı çalgılar dörtlüsü eşlik ediyor ve hep beraber klasikleşmiş caz standartlarından geçip Wyatt’ın eski şarkılarına, oradan da Filistin rapine kadar uzanıyorlar. Atzmon yanık bir gırnata sesini uslanmaz bir bebop üfleyişiyle birleştirirken (ki Lullabay for Irene’i dinleyen her Orta Doğu’lu derin bir of çekecektir) ister standart olsun ister Wyatt’ın kendi şarkıları olsun, Wyatt’ın hüzünlü sesiyle her bir şarkı tekinsiz bir hava kazanıyor.

Günümüz toplumlarının etrafında dolanan bazı hayaletleşmiş değerler sanki geçtiğimiz yüzyılın içinden çıkıp geliyor. Bu hayaletleri çağırmak için albümün kapanış şarkısını Louis Armstrong’un hâlâ aramızda dolanan hayaleti oluşturuyor: Umut, dayanışma gibi hayaletler “What a wonderful world” olarak çıkıp geliyor ve Atzmon’un “Bush ve Blair gibi heriflere rağmen hâlâ harika bir dünya olabileceğine inanıyoruz!” diye açıklamasıyla yeniden hayat buluyorlar.

Bu tür göndermeler, aslında For the Ghosts Within albümünün dinleyenin dikkatine kalan protest yanını oluşturuyor. Aslında Wyatt her albümünde bu belli belirsizliği başarıyla üreten bir müzisyen. Albümlerinde ve şarkılarında nasıl kendi yaşamını işliyorsa dinleyiciye de o kadar yer açıyor. Politik olmadığını düşündüğünüz bir Wyatt albümünü dinleyip bitirdiğinizde aslında ne kadar da yoğun bir içeriği olduğunu kavrayıveriyorsunuz. Örneğin 2007’de yayınlanan bir önceki albümü Comicopera’da Wyatt son üç şarkıyı İspanyolca ve İtalyanca seslendirmişti. Albüm için yapılan söyleşilerde İngiliz dünyasında bilinmeyen başka dillerde şarkı söylemesini anlaşılmayan bir dilde de söylense güzel bir şarkının kendisini dinleyicisine anlatabileceği olarak açıklıyordu. Ama son şarkı Che’nin anısına yazılmış Hasta Siempre Commandante’ydi ve albüm Che’nin ölüm yıldönümünde yayınlanmıştı.

Wyatt’ın son iki albümünde beraber çalıştığı Atzmon’u seçmesi de aslında bu politik müzikal yanın bir göstergesi. Albümle aynı ismi taşıyan şarkıda Wyatt’ın karısı Alfreda Benge’nin “Hâlâ buradayız, zeytin ağaçlarının altında/Ve ne zaman göreceksiniz, burası bizim ait olduğumuz yer” diye yazdığı mısralar Atzmon’un son on yıldır giderek artan biçimde kendi gündeminde tuttuğu acıyı, zulmü bu albüme de taşıyor. Bu ortak ruh hali aslında Wyatt tarafından oldukça sahiplenilmiş. Keza geçtiğimiz yıl The Guardian gazetesi Wyatt’a yaşayan en önemli sanatçı olarak kimi gördüğünü sorduğunda yanıtı “işgal altındaki Filistin olarak tanımlamayı tercih ettiğim İsrail’de doğmuş olan Gilad Atzmon” olmuştu.

Daha önce Sanat Cephesi’nde ve soL’da değindiğim Gilad Atzmon ve ekibi Orient House Ensemble ise yine geçtiğimiz günlerde onuncu yıllarını kutladılar. Hem de yeni bir albüm ve oldukça dolu bir konser programıyla. Erdoğan’ın Davos’ta yaptığı çıkışta da andığı Gilad Atzmon, medya tarafından daha çok anti-siyonist olarak görülen bir isim. Grubunun ismi, Filistin yönetiminin Kudüs’teki yönetim binasının adını taşıyor. Çünkü Atzmon 20. Yüzyılı ve günümüzü yalanlar ya da uydurma hikâyeler üzerine kurulmuş bir düzen olarak görüyor. Bu nedenle grubun albümlerinden bir tanesi ekseni kaydırılmış 20. yüzyılı yeniden düzenlemeye adanmıştı. Zaten Batılı caz standartlarını doğulu bir havayla, yanık yanık çalarken öfkesini notalarda gezdiriyor. Bir Yahudi halk şarkısı yerlerinden yurtlarından edilmiş Filistinlilerin ağıtına, haykırışına dönüşüyor.

Gilad Atzmon, Orient House Ensemble’ı İsrail’i terk edip yerleştiği Londra’da 2000 yılında vurmalılarda Asaf Sirkis, piyanoda Frank Harrison ve basta Oli Hayhurst’la birlikte kurdu. Dörtlü farklı müzisyenlerle işbirliği yaparak 6 albüm yayınladı, birçok ülkede konserler verdi, farklı ödüller kazandı ve hem müzik dünyasında hem de siyasal arenada sürekli ilgi topladı. Grup günümüz cazının en üretken gruplarından birisi olarak görülüyor. Konserler ve albümlerle (ki içlerinde Filistin’le dayanışmak için düzenlenmiş sayısız etkinlik de bulunuyor) geçen on yılı kutlamak için ise en parlak albümleri olarak niteledikleri “The Tide Has Changed” yayınladılar. Albüm hemen geniş ilgi gördü, grup iki ayı bulan bir konser turnesi serisine başladı ve İsrail gazetesi Ha’aretz bile Atzmon’la yaptığı röportajı sansürlemeden yayınladı. Ki röportajın yapıldığı günlerde Atzmon müzisyen arkadaşlarını da yanına alarak kuşatma altındaki Gazze ile dayanışmak için Jazza isimli büyük bir festival düzenlemişti.

Atzmon ve OHE’ın ortaya çıkardıkları müzik, tarzlar arasındaki ayrımları silikleştiren bir yapıya sahip. Arap halk ezgileri, yüksek tondan çalınan doğaçlama cazla birleşirken arkadan bir Kurt Weill ironisi beliriveriyor. Hisli bir tango ezgisine yaylı çalgıların tellerinden yayılan bir nostalji eşlik ediyor. Atzmon müzikleri üzerine çeşitli yerlerde yaptığı söyleşilerde yaptıkları üretime baskı, zulüm ve direnişten enerji çıkardıklarını sık sık dile getiriyor. Bu anlamda da aslında grup son yılların cazındaki en önemli politik odağı temsil ediyor. Zülüm altındakilerin haykırışları OHE şarkılarında başkaldırının özgürlüğüne dönüşüyor. Bu sayede cazı şanlı geçmişin takıntıları arasında debelenip duran eski tarz bir sanatsal biçim olmaktan çıkarıp günümüz direnişinin, baskılara karşı başkaldırılarının dinamik bir üretim alanı haline getiriyorlar.

http://www.dominorecordco.com/artists/robert-wyatt/

http://www.gilad.co.uk/

Tolga Binbay / SoL

Avanti Musica II: Politik Müzikte İşitsel Eylemler

1994 yılında ABD’li Dont Rhine ve Marco Larsen tarafından kurulan Ultra-red eylemlerde, yürüyüşlerde, işgallerde ortaya çıkan sesleri çoğaltan, yayan ve politik ses etkilerine dönüştüren bir grup. Yayınladıkları albümler, yaptıkları radyo yayınları ve enstalâsyonlar açıkçası biraz tuhaf, biraz sıra dışı. Ortaya çıkan üretim rahat bir biçimde sınıflandırılamıyor. Belli bir kategoriye (ses sanatı, elektroakustik müzik, Ambient ya da siyasi propaganda) kolayca sokulamıyor.

Yaptıkları daha çok ‘işitsel eylemler’ olarak tanımlanıyor. Ultra-red bu eylemlerde militanlığın ateşini kuramların serinkanlılığıyla, sokak eylemlerinin kendiliğindenliğini mekanik düzenlemelerin önceden belirlenmişliğiyle birleştirerek politik faaliyeti sesler biçiminde yeniden üretmeye çalışıyor.

Üretimlerinde insan sesi ağırlıklı yer kaplasa da bu sesler herhangi bir şarkıdaki herhangi bir insan sesi kullanımına benzemiyor. Genelde bir röportaj ya da alan kaydından (eylem, grev, sabah iş bekleyen ameleler, göçmen viranelerindeki kasvetli sohbetler) elde edilen sesler küçük parçalara ayrılıyor, sonra parçalar üst üste bindiriliyor ya da birbirine tutturuluyor.

Ultra-red sesleri kırpıp bozan ilk müzikal girişim değil ama kuram ve eylemi bir arada işlemesiyle de diğer müzikal projelerden farklı bir anlayışa sahip. Açık bir siyasi angajmanın terk edildiği, değersizleştirildiği bir dönemde (reel sosyalizmin çözülüşünden hemen önce ve neo-liberalizmin dalga dalga yükselişinden hemen sonra) Ultra-red’in net bir politik eksene sahip olması sanat kolektifinin dikkat çekici bir yönüdür. Dayanışma, kamusal, devrim ya da reform gibi kavramların ölümünün ilan edildiği bir kesitte Ultra-red bu kavramların simgelediği hayaletleri yeniden hayata döndürmüştür (bknz. Derrida’nın Marx’ın Hayaletleri). Bu nedenle Ultra-red’in siyasi kimliğiyle sadece farklılık kategorisini işgal ettiğini düşünmek eksikli olacaktır.

90lı yılların sonundan itibaren yayınladıkları her albüm bir belgeleme niteliği taşımaktadır. Her albümde toplumsal bir mücadele kayıt altına alınmıştır. Ama aynı zamanda da yaptıkları düzenlemeler kaydın belgelediği mücadelenin sesler içinde yankısını bulan imzasını, kuramsal mührünü de taşımıştır. Bu imzalar ya da mühürler, kâh bir göçmenin yaşadığı yasal zorluklara dair bir cümle olmuştur kâh kentsel dönüşüm çerçevesinde evleri yıkılanların protestosu olmuştur.

2004’ten bu yana Ultra-red kendisini bir ses eylemcileri kolektifi olarak değil de siyasal-estetik bir organizasyon olarak tanımlıyor. Bu bir yeniden tanımlama oyunundan çok kolektifin işleyişindeki bir farklılaşmayı yansıtıyor. Bu farklılaşma bir yandan ses sanatının siyasallaşmasına bir çağrı anlamı taşırken bir yandan da internet ile ortaya çıkan teknik olanaklara gönderme yapmakta.

İnternetin ortaya çıkardığı olanaklara kadar müzik kayıtlarını paylaşmanın birincil yolu bir albüm yayınlamak ve dağıtıma vermekti. Ancak geleneksel müzik anlayışının dışında kalan arayışlar için irili ufaklı plak şirketleriyle çalışmak ya da bağımsız yayın-dağıtım kanalları kurmak hep mali bir risk anlamına geliyordu. Risk ise müzisyenlerin üzerinde bir baskı kaynağıydı. Ultra-red gibi bir sanat kolektifi için ise albüm yayınlamak ve dağıtmak hep sorunludur. Albümleri az ilgi çeker, dergilerde kayıtları hakkında pek yorum yer almaz ve grup performanslara davet edilmez.

Bu nedenlerle Ultra-red piyasanın dayattığı risk baskısını internetin yaygınlaşmasıyla ortaya çıkan olanakları kullanarak aşmaya çalışan grupların ilklerinden. Sanat kolektifi uzun zamandır müzik üretimi ve paylaşımında eksenini albüm yayınlayan ve dağıtan şirketlerin mızmılanmasını dinlemekten farklı bir yöne kaydırmıştır. Kolektif kayıtlarını, kuramsal yazılarını, performanslarını, yaptıkları işbirliklerini son beş yıldır internet üzerinden örgütlüyor, dağıtıyor ve yayıyor. Her kayıtlarına kendi çevrimiçi kurumları olan Public Records üzerinden ulaşılabiliyor.

Örneğin dört albümlük bir seri olarak yayınladıkları “Yoksullara karşı yürütülen savaşın sesleri nedir?” için ses eylemcilerinin dünyanın farklı yerlerinden birer dakikalık kayıtlar göndermelerini istediler. Kayıtlar internet üzerinden toplandı ve yayınlandı. Bu sayede Ultra-red ses eylemcilerinin benzer bir durumun farklı coğrafyalarda vücut bulan karşılığını yan yana getirilmesine aracılık etmiş oldu. Zaten Ultra-red uzun zamandır uluslararası düzlemde çalışan ve buna göre örgütlenen bir kolektif.

Kuramsal arkaplana gelecek olursak Ultra-red üretimlerinin siyaset ile deneysel sanat arasında geçişlere her zaman olanak vermiş heterojen bir toplama dayandığı söylenebilir: Dadaistlerden durumculara, Walter Benjamin’den Louis Althusser’e uzanan eklektik bir solun kuramsal toplamı. Ultra-red bu geçişkenliği sadece müziğin içinde siyasal alan uzanmak için değil, siyasal kuramlara sesle ilgili düşünceleri eklemek için de kullanıyor. Ki bu düşünceler müziğin üretimi ve tüketimiyle ilgili geleneksel kalıpların da sorgulanmasını sağlamaktadır. Bu sayede müzisyen-müzik-dinleyici üçgenine hapsolan konser ya da market raflarına ve tanıdık pohpohlamalarına sıkışan albüm tüketimi elden geçiriliyor.

Aslında Ultra-red sanatın daha fazla siyasal olmasını talep eden bir noktada durmamaktadır. Çünkü sanatın hâlihazırda politik bir eylem olduğunu savunmak sanatın içindeki egemen kurumsallaşma için bir aklanma gerekçesi, özgürlük alanı sağlayabiliyor. Son İstanbul bienalindeki durum bu aklama sürecini çok güzel tanımlamaktadır.

Ultra-red ise sanatın içerdiği siyasetin galerilerde ya da atıl bir işitme ile yeterince temsil edilemeyeceğini savunuyor. Üretimlerini ve eser inşasını vasıfsız amelelerin sabah iş bekledikleri mekânlarda, göçmen bürolarında yapıyorlar. Böylece sesleri bestelemek yerine dinlemenin yeni yollarını oluşturuyorlar. Çünkü sesleri politik bir stratejinin içinde örgütlüyorlar.

İnternet ve mp3 indirme furyasının müzik işindeki risklerin büyük bir kısmını ortadan kaldırmasının bir diğer sonucu ise dünya müziği olarak adlandırılan müzikler için yayılma olanaklarının artması oldu. Böylece kökenini Amerika’dan ya da Avrupa’dan almayan sesler sıradışı yapımlarda işlenebilmeye başladı. ABD’nin yönetim kentinde yaşayan Rob Garza ve Eric Hilton’dan oluşan Thievery Corporation, bu mali kaygı olmadan sesleri keyfekeder işleyebilme döneminin başında (1990ların sonu ve 2000lerin başı) dünya müziği yelpazesinden kopardıkları parçacıklarla çeşitli dans müziklerini birleştirerek popüler olmuştu. O güne kadar hiç kimse dans müziği denen avare tınıları Latin Amerika, Afrika ya da diğer coğrafyaların ritimleriyle birleştirerek yeni bir alaşım elde etmeyi ya denememişti ya da bu hırsızlık şebekesi gibi işin altından kalkamamıştı. Çıkardıkları hemen her albüm dansedilebilir müziğin sınırlarını genişletti.

İkilinin müziği tıpkı ilham aldıkları geniş yelpaze gibi hep eklektik (ya da çok kökenli) bir siyasal arkaplana sahip olageldi. Yayınladıkları albümler her ne kadar dans müziğine getirdikleri yeniliklerle önplana çıkmış olsa da grubun bu yenilikçi tarzının altında hep bir politik öfke, hayal kırıklığı ve yabancılaşma akıp gitti. Örneğin 2005 albümleri (Cosmic Game) “Gelin, burada işe kimin düşman olduğunu saptayarak başlayalım!” ya da “Dünya cayır cayır yanarken kötülük nasıl olur da sırıtabilir?” dedikten sonra “Çözüm Devrim” diyordu. Yani politik çağrı ve sorgulama ikilinin albümlerinde kendine bir yer buluyordu. Ancak ikilinin 2008 tarihli beşinci albümü olan Radio Retallation, şarkıları, konukları, albüm kapağı ve mesajlarıyla baştan sona siyasal bir propaganda olarak planlanmış bir çalışma.

Her albümlerine farklı sesleri konuk eden ve onlarla birlikte çalışan ikili bu albümlerinde de aynısını yapmışlar. Albümün konukları arasında Seu Jorge, Anoushka Shankar ve Femi Kuti yer alıyor. Asya ve Afrika’nın seslerinin temsilcisi olarak. Ama temsil düzeyinde kalan birer vitrin süsü olarak değil. Örneğin kendi albümlerinde de kör göze parmak şeklinde sömürülen, esaret altına alınan kara Afrika’nın durumuna isyan çağrıları yapan Femi Kuti ‘Vampires’ diye kan emicilere öfkesini gönderiyor. Diğer isimler de grubun dünyanın farklı seslerinde buldukları başkaldırı yankılarını temsil ediyor.

Beşinci albümlerini politik müzik açısından önemli kılan ise ikilinin onca yıldan sonra dünyanın farklı yerlerinden sesleri politik bir rotada birleştirmiş olmaları. Müzikal sınırları genişletmek anlamında önceki albümleri kadar yenilikçi olamamasına rağmen sözlerinden konuklarına, kapağından iç tasarımına kadar politize bir albüme imza atmalarını Rob Garza şöyle izah ediyor: “Radio Retaliation açık ve net olarak çok daha belirgin bir siyasi beyanat. Bu noktada, yani adil yargılanma askıya alınmışken, taşerona verilmiş işkence varken, petrol, gıda ve saldırganlık için kanunsuz savaşlar ile ekonomik riz varken isyan etmemek için hiç bir mazeret bulunmamaktadır. Yani etrafınızdaki dünya yanıyorken gözlerinizi kapatmak ve uyumak zor. Bir sanatçıysanız, günümüz sesinizi yükseltmenin en çok gerektiği zamandır.”

İkili dile getirdikleri bu haklı nedenler üzerinden Radio Retallation’da kendilerini “küresel karamsarlık kuşağının mutlak temsilcisi” olarak tanımlıyorlar. Karamsarlığı seçmelerinin nedeni ise binlerce insanla birlikte katıldıkları onca savaş karşıtı, Bush karşıtı etkinlik, konser ve eylemden sonra Irak işgalinin gerçekleşmiş olması, durdurulamamış olması.

Ama kendilerinin karamsarlığa düştüğünü düşünmek yanlış olur. Malum, burjuva siyaseti belli bir düstur içinde, belirli ritüellerle birlikte yerine getirilir. Göz boyama ve şatafat olmazsa olmazdır. Thievery Corporation ise sola tapulu olan siyasal haşarılığı albümle eş zamanlı olarak Amerika’nın en büyük bankasına ait gökdelenin önünde sergilemişti. Önce son albümlerinde yer alan Vampirler şarkısını hoparlörlerden bangır bangır çalmışlardı ve sonra da etraflarına toplanan kalabalığa IMF karşıtı bir konuşma yapmışladır. Karamsarlığa inat, müziğe sonuna kadar yüklendikleri gibi.

Müziğe siyasal yüklenmeleri zaten albüm kapaklarında dahi bulunmaktadır ikilinin: Albüm kapağında Meksika yerlilerinin direniş örgütü olan EZLN’nin altkomutanı Marcos’un portresi yer almaktadır.

www.ultrared.org

www.thieverycorporation.com

Tolga Binbay / SoL

Avanti Musica: Politik Müzikte Yeni Arayışlar ve Olanaklar

Politik müzik her şeyden önce mücadele edenlerin, çıkış arayanların sesi, türküsü olmaya çalışır. Dinleyicisi siyasal bir müzik ararken politik müzik de dinleyicileriyle buluşmanın yollarını arar. Dinleyicisine ulaşmanın farklı yolları olmakla birlikte bir tanesi popüler müziğe ait öğeler içermektir. Örneğin politik bir şarkı, popüler bir şarkı gibi dinleyeni kolayca yakalayıverir. Nakaratı ya da sözleri bir kez dinlendiğinde bile akılda kalıverir. Ritmi hemen harekete geçirir. Hep beraber dinlenmeye, söylenmeye ve eşliğinde dans edilmeye de yatkındır genellikle. Popülerliğini bazen geleneksel temaların kullanılmasına borçludur bazen de zamanın ruhunu taşıyan tarzların içinden çıkıp gelir politik müzik. Örneğin bir türkü kadar artık bir rap şarkısı, bir rock şarkısı da politik müziğin gezinme alanındadır. Sözleri ise doğrudan siyasal özellikler taşımak zorunda bile değildir. Besteleyenin, temsilcisi olduğu kesimin konumu itibariyle sıradan bir ezgi, sıradan bir şiir ya da gündelik hayatın içindeki küçük yaşantılarla ilgili dizeler dinleyicileri için siyasal bir anlamla özdeşleşiverir [1].

Politik müziğin popüler öğeler taşıması ya da geleneksel temalarla kitlelere ulaşması bazı yenilikçi arayışlara yönelmesine de engel değildir. Arayışçılık, deneyselcilik örneğin şarkıların dillere dolanmasına, daha kalabalık dinleyici toplamlarına ulaşmasına engel olabilir. Ancak politik müziğin kaderi, dinleyicileriyle buluşmasından çok içinden çıktıkları toplumların barındırdığı karşıtlıklara ve bu karşıtlıklardan açığa çıkan enerjiye bağlıdır. Sınıf hareketinin, muhalif hareketlenmelerin ve toplumdaki karşı karşıya gelişlerin önemli oranda bir enerji oluşturduğu dönemlerde politik müzik de diğer birçok sanatsal alan gibi kendisini besleyecek, geliştirecek yeni sesler, dinleyiciler bulur. Ama arayışçılığı da barındıran çalkantılı dönemler kısa sürer. Düzen kendisini yeniden tesis ederken toplumlar arayışçılıktan uzaklaşır ve ortalamaya yakınlaşırlar. Toplumsal canlılığın içe kapandığı dönemlerde, diğer birçok alan gibi politik müziğin de daha küçük bir grubun ilgisini çekmek dışında pek sesi soluğu çıkmaz. Yine de “hadisenin gözden kaybolması, usulca, her şey uykudayken yeni patlamaları hazırlamakta olan o karanlık direniş faaliyetini ortadan kaldırmaz.” İşte bu tür kısıtlı enerji ve dar çevre dönemlerinde deneyselcilik ve yeni arayışlar politik müziği kurumaktan, sıradanlaşmaktan kurtarır. Hatta bir ön işaret fişeği gibi şekillenmekte olanın habercisi de olabilir. Gelgitlerin içinde bu haberciler müziği ilerletmeye devam ederler.

Politik müzikte güncel işaret fişeklerinden bir tanesi Almanya’dan. Das Kleine Electronishe Weltorchester (ewo2) geçmişin köklü mücadelelerini günümüzün yeni müzikal olanakları içinde işleyen bir grup. Aslında grubun kendisi bir proje. Her biri uzun yıllardır Alman politik müziğinin içinde yeralan isimler olan Bernd Köhler, Hans Reffert, Christiane Schmied, Laurent Leroi’den oluşan bir proje. Projenin en ilgi çekici yanı sol mücadeleye ait ezgileri, dizeleri yeniden işlenmesinde yatıyor. Proje olmaları deneyselciliklerinden, arayışçılıklarından kaynaklandığı kadar Brecht etkisi taşımalarından da kaynaklanıyor. ewo2 işledikleri şarkıların dinleyenlerde etkisinin kalıcı olmasını ve küçük kapılar açmasını sağlamak için tiyatral, görsel bir yan barındırıyor. Bu sayede örneğin Enternasyonal, genç kuşak dinleyici için sadece iyi güzel günlerin mirası olmaktan çıkmış ve güncellenmiş. Nakarat kısımları olağan temposunda akan bir Enternasyonal düzenlemesinde ezgi dizelere geçildiği yerlerde kesintiye uğruyor ve devreye Lenin’in sesi giriyor. Bernd Köhler tanıdık Enternasyonal ezgisinin üstünde marşın dizelerini bir şiire dönüştürerek okuyor. Politik müzik dizeleri düz okuma metinlerine çevrilirken dizelerin içine gömülü olan ve ezgiyle birlikte kaybolma olasılığı içeren ya da anlamı örtük kalan önemli sözler de belirginleştiriliyor. Diğer yandan Alman halk müziği geleneğini ya da Fransız şanson geleneğini elektronik bir altyapıyla birleştiriyorlar. İtalyan, İspanyol işçi şarkıları, grev marşları, Nazi kamplarına götürülen Yahudilerin tıkıldıkları vagonlarda söyledikleri Donna Donna, ABD’de idam cezasına çarptırılmış olarak 30 yıla yakın süredir ceza evinde yatan Mumia Abu-Jamal için özgürlük talebi projenin ilk albümü olan 2007 tarihli AvantiPopolo’da bir araya gelmiş.

ewo2 ikinci bir albümünü ise 2009 içinde yayınladı: “Böyle zamanlarda…” (In dieser zeit) adını taşıyan bu yeni albümde grup kapitalizmin laptoplı proletaryasına sesleniyor ewo2. Laptop taşıyan günümüz proletaryasına parçalanmış küçük hayatlarından çıkıp dayanışmayı ve mücadeleyi hatırlatmak için Brecht ve Eisler ikilisinin geçen yüzyılın başında yazdığı Solidaritätslied (Dayanışma Marşı) yer alıyor albümde. Marşa saz ve tabla da katılarak “İlerleyin ve gücümüzün yoklukta ya da dayanışmanın sağladığı çoklukta yattığını da unutmayın!” diyor. Brecht/Eisler’in bestelediği iki şarkı dışında ((Resolution der Kommunarden, Oh Fallada, da Du hangest oder ein Pferd klagt an) geleneksel Alman işçi şarkıları, Bella Ciao, Amerikalı bir kömür madeni işçisinin hayatını anlatan Sixteen Ton yer alırken ewo2 sık sık greve çıkan Alman otomobil işçilerini de unutmamış. 1983 yılındaki büyük metal işçisi yürüyüşünün şarkısı olan Stahlwerkersong (Çelik işçileri şarkısı) son krizle birlikte ülkenin dört bir yanında greve çıkan işçiler için güncellenmiş.

Böylece dünyanın farklı coğrafyalarının, farklı tarihsel kesitlerin deneyimleri geleneksel ve güncel müzikal olanaklarla yeniden harmanlanmış. İlginç olarak ise deneyselciliği ewo2’yi geniş dinleyicilerden de koparmamış. Dar bir dinleyici grubunun algısına sınırlı kalmamış ekibin yenilikçi üretimleri. Çünkü popüler ölçüler bir tür yayılma, etkide bulunma göstergesi olarak kabul görürse eğer, yayınladıkları albümlerde yer alan parçaların Almanya’da popüler müzik listelerinde üst sıralara kadar çıkmış olması ewo2’nin sahip olduğu etkiyi anlatabilir.

Güncel müzikal olanakları politik müziğin gelişimine koşan bir diğer müzisyen ise Matthew Herbert. Müzikal kariyeri temel olarak dans müziği üzerine kurulu olan bu üretken müzisyen gündelik sıradan sesleri (patates cips, elma ısırığı, mutfak malzemeleri, saç hışırtıları vb. ) işleyerek (ki ortaya çıkan müzik musique concrète olarak adlandırılıyor) ve farklı grupların şarkılarını yeniden düzenleyerek müzikal sınırları genişleten bir ses işçisi aslında. Her ne kadar ses parçacıklarıyla ritmik melodiler ortaya çıkarsa da geleneksel ya da deneysel dans müzikleri üzerine daha çok çalışmış. İngiltere’nin Irak işgalinde oynadığı rolden sonra ise politik müzikte kulakları sağır eden sessizliğe karşı üretmeye başlamış.

2008’de geniş bir müzisyen rubuyla kaydettiği There’s Me and There’s You albümünde günümüz toplumundaki etkileyici aksaklıkların bazılarını müziği aracılıyla belgelemeye çalıştığını belirtiyor. Albüm için ilk yola çıktığında Herbert’in amacı albümün tamamını İngiliz parlamentosunda kaydedilmiş seslerden oluşturmakmış. Hatta başbakan ve kraliçeyi ekip de yer almak üzere birer yazıyla davet etmiş. Ve her iki kurumdan ekselanslarının meşguliyetlerini bildiren resmi birer yazı almış ve yazıları da internet sayfasına asmış Herbert. Çünkü müzisyen politik müzik için her şeyin kullanılabileceğini belirtiyor. Gündelik nesneler, eşyalar, caddede akıp giden trafiğin sesi, otobüsün içindeki tıklım tıkış kalabalığın uğultusu gündelik hayatı ve politikayı müziğin içinde yeniden var etmek için kullanabileceğini savunuyor. Bu sayede örneğin papanın doğum kontrol yöntemleri üzerine sözleri ya da Britney Spears’ın züppe gösteriş merakı bir karşı propagandanın malzemesi haline gelebiliyor. Papanın propagandası ya da bir pop ikonu üzerinden salgılanan atmosfer bozuluveriyor.

Herbert müzikal üretimlerinde analojiyi, olaylar arasındaki benzerliği de kullanıyor. Guantanamo’ya götürülmek üzere bir göçmen İngiliz istihbaratı tarafından McDonalds’ta mı yakalandı; aynı McDonalds’a gidiyor ve davete icap eden 28 kişilik bir koro ile anısına şarkı kaydediyor. “Sonuçta elimize geçen bir tutam müzik. Ama 2008’de Irak’taki savaşı protesto etmek için bizzat başbakanın kendisini kullanabilecekken neden kendimizi bir davula, birkaç tuşa ya da bir gitarın tellerine mahkûm edelim ki?” [2] Aslında albümde bir aşk şarkısı da yer alıyor. Ama şarkıyı her biri tek bir kelime söyleyen dünyanın farklı yerlerinden 100 yabancı seslendiriyor. Bu sayede bir aşk şarkısı uluslararası bir çağrıya dönüşüyor.

Herbert samplerın kullanıma girmesini müzikte sessiz sedasız bir devrim olarak görüyor. Tarlalarda çalışan gündelikçilerin sesini duyurmak için gitarla country tarzı ezgiler çalmanın gerekliliğinin ortadan kalktığını, küçük bir kayıt cihazıyla (ki artık en basit mp3ler ya da herhangi bir cep telefonu bile bu işlevi görebiliyor) bizzat doğal ortamın kendisinin kaydedilebileceğini ve işlenebileceğini savunuyor. Ama sormadan da duramıyor: “Teknik olanakların bu kadar sonsuz ve parlak olanaklar sunduğu bir çağda, müzik ve müzisyenler neden meydan okuma, araştırma, icat etme ve birleşme isteklerini kaybetmişlerdir ki? İlke ve sorgulama omurgalarından yoksun kaldıkça müzik devrimin ses yolu olmaktan uzaklaşıyor ve durmak bilmeyen bir Ford ticaretinin dolgu malzemesi gibi ses vermeye başlıyor.”

Herbert’in politik heyecanı ve en küçük parçayı bile politik anlam taşıyan bir aracıya dönüştürme becerisini albüm kapağından bile anlamak mümkün oluyor. There’s Me and There’s You albümünün kapağı müziğin politikayla bir ilişkisi olamayacağı, müziğin değişimin bir parçası olamayacağını yayan egemen görüşe bir yanıt niteliği taşıyor: “Biz aşağıda imzası bulunanlar, müziğin hala oy vermenin siyasi bir gücü olabileceğini ve sadece aşırı tüketimin fon müziği olmayacağına inanıyoruz.”

Yine de kağıt üstünde kulağa hoş gelen tüm bu arayışların yaslandığı deneyselcilik kendisini destekleyecek bir müzikten yoksun kaldığında ise sadece bir gösteriş, altı boş bir farklılık gösterisi olarak kalma tehlikesi taşımakta. Herbert’in geniş bir müzisyen toplamıyla birlikte, göze çarpan sıra dışı fikirlerle, yaratıcı bir politik bakış açısıyla ve heyecanla ortaya çıkardığı albüm farklı olanı ararken dinleyicisine ulaşmakta zorlanan bir müzikle son bulma olasılığı da gösteriyor.

[1] Politik müziğin tanımlamasıyla ilgili bir tartışma için: Ali Cenk Gedik, Ey Özgürlük: Türkiye’deki Politik Müziğin Değişimi Üzerine Bir Tartışma Çerçevesi. Gelenek, Ekim-Kasım 2009, sayı 107.

[2] Matthew Herbert. The deafening silence in political music.http://www.guardian.co.uk/music/2008/nov/17/matthew-herbert-music-politics

Daha fazla bilgi ve dinleme için www.ewo2.de ve www.matthewherbertbigband.com

Tolga Binbay / SoL