Tag Archives: Tolga Binbay

Avanti Musica III: Aramızda Dolanan Hayaletler

Zamanın ruhu çok az kişiyi teslim alamaz. Kafa tutmak ve ayakta kalmak, dinmeyen bir çaba gerektirdiği için. Ve örneğin bir müzisyenin de zamanın ruhuna direnmesi kolay değildir. Ne de olsa ana akım dedikleri kuru gürültü belirleyicidir. Yine de belli olmaz, birkaç yıla hâkim olan değerler, tarz ve ses, sonraki on yılda gözden düşer ve hoş bir seda olarak mazide kalır. Politik müziğin tarihi bir anda kendisini, iddialarını ve çabasını tatlı bir nostalji olarak geçmişte kalmış bulan onlarca isimle doludur. Ama bir de her dönemde zamanın ruhuna kendi rengini katanlar vardır. İşte zamanın ruhunu kendi renkleriyle boyayan iki isim, ard arda yeni albümler yayınladılar geçtiğimiz günlerde.

Sanatsal yaratıcılık bir anlamda büyücülükse eğer, Robert Wyatt da 1960’lar İngiliz rock camiasının en ışıltılı büyücülerinden birisiydi. O dönem, müzikte sınırları zorlayanların dönemiydi ve bir avuç insan hep beraber, sınırları sürekli olarak daha ileriye götürüyorlardı. Wyatt’ın vurmalılarının başında oturduğu Soft Machine grubu, Pink Floyd’la birlikte 60ların İngiliz psychedelic rock müziğinin daha derinlikli bir içerik kazanmasını sağlamıştı.

Ama sonra 1970’ler gelince, bir önceki on yılın arayışlarını silip süpüren bir tutuculuk belirleyici olduğunda tüm büyücüler birden kırpılıp biçilen yıldızlara dönüştü. Wyatt’a ise hem arayışları hem de hayat bambaşka bir yol açtı. 1973’te bir parti sırasında üçüncü kattan düştü ve o kazadan sonra hayat boyu eşlikçisine dönüşen tekerlekli sandalyesiyle buluştu.

Bu kaza Wyatt’a kendi istediklerine yoğunlaşması fırsatı vermiş olmalı ki ana akımla olan sallantılı ilişkisini de kesti ve müzikal yolunu tamamen caza, deneysele çevirdi. Bir tek orada da kalmadı, 60’ların sıcağından çıkan dünya soğurken onun içi yanmaya başladı ve üyesi olduğu Britanya Komünist Partisi’nin 90lardaki tasfiyesine kadar üyesi olarak kaldı. Müziğinde ise politik olana gitgide daha çok yer açmaya başladı.

Wyatt 1971’de yayınlanan ilk solo albümünden itibaren farklı isimleri, farklı çalgıları kendi şarkılarında, kendi tarzı altında bir araya getirebilen bir düzenleyici oldu. Rock’tan caza, folktan deneysele uzanan meşrebi bol albümlerde Wyatt ve yol arkadaşları geniş bir alana dağılan farklı tarzlardan, ama en çok da bir tür cazdan etkilendiler. Ortaya Wyatt’ın ismi ile tanımlanabilecek bir eklektik müzik çıkmış oldu. Wyatt’ın kırılgan ama etkileyici sesi, bir yandan Brian Eno, Björk gibi popüler müziğin yaratıcı isimleriyle buluşurken bir yandan da Wyatt yeni isimleri zamanın ruhuna direnenler arasından buldu çıkardı.

Politik müzik, ana akımın içinde eski itibarını kaybedip erirken o hep saygıyla ve hayretle izlendi, albümleri gıptayla karşılandı. Şarkıları iki kez çok dinlenenler listesine girdi. İngilizler Arjantin’in burnunun dibindeki Falkland adaları için seferber olduğunda bu toplumsal tutulmanın karşısına “Shipbuilding” ile çıktı. “Derinliklerden ışıltılı elmaslar toplayabilecekken..” diye ironik bir tonda seslendi toplumuna. İngiliz televizyonunda yayınlanan en önemli müzik programına genel toplumu yadırgatmaması için tekerlekli sandalyesi olmadan çıkması istendi. Program yapımcıları, program tarihinde yaşadıkları nadir retlerden birini Wyatt’tan aldılar.

Müziği yazılmış ve bitmiş, kapalı bir üretim olarak değil de ucu açık bir uğraş, çaba olarak gördü. Antik Yunan tiyatrosuna gönderme yaparak müziği dram olarak değil trajedi/komedi anlatım aracı olarak gördü. “Eninde sonunda bir siyasetçi ya da filozof değilim, çeşitli kayıtlar yapan basit birisiyim. Bu kayıtlar ayakta kalır ya da silinir gider. Bilemem. Sesler ve ezgiler, kulaklara dinlenebilir gelecek bir takım üretimleri, sahip olduğum tüm becerilerle yapmaya çalıştığım tek yerdir. Hepsi bu!”

Wyatt’ın saksafoncu Gilad Atzmon ve viyolonselci Ros Stephen ile geçtiğimiz günlerde yayınladığı “For The Ghosts Within” sahip olduğu becerilerin onca yıla rağmen hâlâ nasıl da dolu dolu olduğunu, bakışının ve hünerinin bir yandan çok tanıdık ama bir yandan da hâlâ çok yenilikçi olduğunu gösteriyor. Albümde üçlüye Ros Stephen’ın yaylı çalgılar dörtlüsü eşlik ediyor ve hep beraber klasikleşmiş caz standartlarından geçip Wyatt’ın eski şarkılarına, oradan da Filistin rapine kadar uzanıyorlar. Atzmon yanık bir gırnata sesini uslanmaz bir bebop üfleyişiyle birleştirirken (ki Lullabay for Irene’i dinleyen her Orta Doğu’lu derin bir of çekecektir) ister standart olsun ister Wyatt’ın kendi şarkıları olsun, Wyatt’ın hüzünlü sesiyle her bir şarkı tekinsiz bir hava kazanıyor.

Günümüz toplumlarının etrafında dolanan bazı hayaletleşmiş değerler sanki geçtiğimiz yüzyılın içinden çıkıp geliyor. Bu hayaletleri çağırmak için albümün kapanış şarkısını Louis Armstrong’un hâlâ aramızda dolanan hayaleti oluşturuyor: Umut, dayanışma gibi hayaletler “What a wonderful world” olarak çıkıp geliyor ve Atzmon’un “Bush ve Blair gibi heriflere rağmen hâlâ harika bir dünya olabileceğine inanıyoruz!” diye açıklamasıyla yeniden hayat buluyorlar.

Bu tür göndermeler, aslında For the Ghosts Within albümünün dinleyenin dikkatine kalan protest yanını oluşturuyor. Aslında Wyatt her albümünde bu belli belirsizliği başarıyla üreten bir müzisyen. Albümlerinde ve şarkılarında nasıl kendi yaşamını işliyorsa dinleyiciye de o kadar yer açıyor. Politik olmadığını düşündüğünüz bir Wyatt albümünü dinleyip bitirdiğinizde aslında ne kadar da yoğun bir içeriği olduğunu kavrayıveriyorsunuz. Örneğin 2007’de yayınlanan bir önceki albümü Comicopera’da Wyatt son üç şarkıyı İspanyolca ve İtalyanca seslendirmişti. Albüm için yapılan söyleşilerde İngiliz dünyasında bilinmeyen başka dillerde şarkı söylemesini anlaşılmayan bir dilde de söylense güzel bir şarkının kendisini dinleyicisine anlatabileceği olarak açıklıyordu. Ama son şarkı Che’nin anısına yazılmış Hasta Siempre Commandante’ydi ve albüm Che’nin ölüm yıldönümünde yayınlanmıştı.

Wyatt’ın son iki albümünde beraber çalıştığı Atzmon’u seçmesi de aslında bu politik müzikal yanın bir göstergesi. Albümle aynı ismi taşıyan şarkıda Wyatt’ın karısı Alfreda Benge’nin “Hâlâ buradayız, zeytin ağaçlarının altında/Ve ne zaman göreceksiniz, burası bizim ait olduğumuz yer” diye yazdığı mısralar Atzmon’un son on yıldır giderek artan biçimde kendi gündeminde tuttuğu acıyı, zulmü bu albüme de taşıyor. Bu ortak ruh hali aslında Wyatt tarafından oldukça sahiplenilmiş. Keza geçtiğimiz yıl The Guardian gazetesi Wyatt’a yaşayan en önemli sanatçı olarak kimi gördüğünü sorduğunda yanıtı “işgal altındaki Filistin olarak tanımlamayı tercih ettiğim İsrail’de doğmuş olan Gilad Atzmon” olmuştu.

Daha önce Sanat Cephesi’nde ve soL’da değindiğim Gilad Atzmon ve ekibi Orient House Ensemble ise yine geçtiğimiz günlerde onuncu yıllarını kutladılar. Hem de yeni bir albüm ve oldukça dolu bir konser programıyla. Erdoğan’ın Davos’ta yaptığı çıkışta da andığı Gilad Atzmon, medya tarafından daha çok anti-siyonist olarak görülen bir isim. Grubunun ismi, Filistin yönetiminin Kudüs’teki yönetim binasının adını taşıyor. Çünkü Atzmon 20. Yüzyılı ve günümüzü yalanlar ya da uydurma hikâyeler üzerine kurulmuş bir düzen olarak görüyor. Bu nedenle grubun albümlerinden bir tanesi ekseni kaydırılmış 20. yüzyılı yeniden düzenlemeye adanmıştı. Zaten Batılı caz standartlarını doğulu bir havayla, yanık yanık çalarken öfkesini notalarda gezdiriyor. Bir Yahudi halk şarkısı yerlerinden yurtlarından edilmiş Filistinlilerin ağıtına, haykırışına dönüşüyor.

Gilad Atzmon, Orient House Ensemble’ı İsrail’i terk edip yerleştiği Londra’da 2000 yılında vurmalılarda Asaf Sirkis, piyanoda Frank Harrison ve basta Oli Hayhurst’la birlikte kurdu. Dörtlü farklı müzisyenlerle işbirliği yaparak 6 albüm yayınladı, birçok ülkede konserler verdi, farklı ödüller kazandı ve hem müzik dünyasında hem de siyasal arenada sürekli ilgi topladı. Grup günümüz cazının en üretken gruplarından birisi olarak görülüyor. Konserler ve albümlerle (ki içlerinde Filistin’le dayanışmak için düzenlenmiş sayısız etkinlik de bulunuyor) geçen on yılı kutlamak için ise en parlak albümleri olarak niteledikleri “The Tide Has Changed” yayınladılar. Albüm hemen geniş ilgi gördü, grup iki ayı bulan bir konser turnesi serisine başladı ve İsrail gazetesi Ha’aretz bile Atzmon’la yaptığı röportajı sansürlemeden yayınladı. Ki röportajın yapıldığı günlerde Atzmon müzisyen arkadaşlarını da yanına alarak kuşatma altındaki Gazze ile dayanışmak için Jazza isimli büyük bir festival düzenlemişti.

Atzmon ve OHE’ın ortaya çıkardıkları müzik, tarzlar arasındaki ayrımları silikleştiren bir yapıya sahip. Arap halk ezgileri, yüksek tondan çalınan doğaçlama cazla birleşirken arkadan bir Kurt Weill ironisi beliriveriyor. Hisli bir tango ezgisine yaylı çalgıların tellerinden yayılan bir nostalji eşlik ediyor. Atzmon müzikleri üzerine çeşitli yerlerde yaptığı söyleşilerde yaptıkları üretime baskı, zulüm ve direnişten enerji çıkardıklarını sık sık dile getiriyor. Bu anlamda da aslında grup son yılların cazındaki en önemli politik odağı temsil ediyor. Zülüm altındakilerin haykırışları OHE şarkılarında başkaldırının özgürlüğüne dönüşüyor. Bu sayede cazı şanlı geçmişin takıntıları arasında debelenip duran eski tarz bir sanatsal biçim olmaktan çıkarıp günümüz direnişinin, baskılara karşı başkaldırılarının dinamik bir üretim alanı haline getiriyorlar.

http://www.dominorecordco.com/artists/robert-wyatt/

http://www.gilad.co.uk/

Tolga Binbay / SoL

Avanti Musica II: Politik Müzikte İşitsel Eylemler

1994 yılında ABD’li Dont Rhine ve Marco Larsen tarafından kurulan Ultra-red eylemlerde, yürüyüşlerde, işgallerde ortaya çıkan sesleri çoğaltan, yayan ve politik ses etkilerine dönüştüren bir grup. Yayınladıkları albümler, yaptıkları radyo yayınları ve enstalâsyonlar açıkçası biraz tuhaf, biraz sıra dışı. Ortaya çıkan üretim rahat bir biçimde sınıflandırılamıyor. Belli bir kategoriye (ses sanatı, elektroakustik müzik, Ambient ya da siyasi propaganda) kolayca sokulamıyor.

Yaptıkları daha çok ‘işitsel eylemler’ olarak tanımlanıyor. Ultra-red bu eylemlerde militanlığın ateşini kuramların serinkanlılığıyla, sokak eylemlerinin kendiliğindenliğini mekanik düzenlemelerin önceden belirlenmişliğiyle birleştirerek politik faaliyeti sesler biçiminde yeniden üretmeye çalışıyor.

Üretimlerinde insan sesi ağırlıklı yer kaplasa da bu sesler herhangi bir şarkıdaki herhangi bir insan sesi kullanımına benzemiyor. Genelde bir röportaj ya da alan kaydından (eylem, grev, sabah iş bekleyen ameleler, göçmen viranelerindeki kasvetli sohbetler) elde edilen sesler küçük parçalara ayrılıyor, sonra parçalar üst üste bindiriliyor ya da birbirine tutturuluyor.

Ultra-red sesleri kırpıp bozan ilk müzikal girişim değil ama kuram ve eylemi bir arada işlemesiyle de diğer müzikal projelerden farklı bir anlayışa sahip. Açık bir siyasi angajmanın terk edildiği, değersizleştirildiği bir dönemde (reel sosyalizmin çözülüşünden hemen önce ve neo-liberalizmin dalga dalga yükselişinden hemen sonra) Ultra-red’in net bir politik eksene sahip olması sanat kolektifinin dikkat çekici bir yönüdür. Dayanışma, kamusal, devrim ya da reform gibi kavramların ölümünün ilan edildiği bir kesitte Ultra-red bu kavramların simgelediği hayaletleri yeniden hayata döndürmüştür (bknz. Derrida’nın Marx’ın Hayaletleri). Bu nedenle Ultra-red’in siyasi kimliğiyle sadece farklılık kategorisini işgal ettiğini düşünmek eksikli olacaktır.

90lı yılların sonundan itibaren yayınladıkları her albüm bir belgeleme niteliği taşımaktadır. Her albümde toplumsal bir mücadele kayıt altına alınmıştır. Ama aynı zamanda da yaptıkları düzenlemeler kaydın belgelediği mücadelenin sesler içinde yankısını bulan imzasını, kuramsal mührünü de taşımıştır. Bu imzalar ya da mühürler, kâh bir göçmenin yaşadığı yasal zorluklara dair bir cümle olmuştur kâh kentsel dönüşüm çerçevesinde evleri yıkılanların protestosu olmuştur.

2004’ten bu yana Ultra-red kendisini bir ses eylemcileri kolektifi olarak değil de siyasal-estetik bir organizasyon olarak tanımlıyor. Bu bir yeniden tanımlama oyunundan çok kolektifin işleyişindeki bir farklılaşmayı yansıtıyor. Bu farklılaşma bir yandan ses sanatının siyasallaşmasına bir çağrı anlamı taşırken bir yandan da internet ile ortaya çıkan teknik olanaklara gönderme yapmakta.

İnternetin ortaya çıkardığı olanaklara kadar müzik kayıtlarını paylaşmanın birincil yolu bir albüm yayınlamak ve dağıtıma vermekti. Ancak geleneksel müzik anlayışının dışında kalan arayışlar için irili ufaklı plak şirketleriyle çalışmak ya da bağımsız yayın-dağıtım kanalları kurmak hep mali bir risk anlamına geliyordu. Risk ise müzisyenlerin üzerinde bir baskı kaynağıydı. Ultra-red gibi bir sanat kolektifi için ise albüm yayınlamak ve dağıtmak hep sorunludur. Albümleri az ilgi çeker, dergilerde kayıtları hakkında pek yorum yer almaz ve grup performanslara davet edilmez.

Bu nedenlerle Ultra-red piyasanın dayattığı risk baskısını internetin yaygınlaşmasıyla ortaya çıkan olanakları kullanarak aşmaya çalışan grupların ilklerinden. Sanat kolektifi uzun zamandır müzik üretimi ve paylaşımında eksenini albüm yayınlayan ve dağıtan şirketlerin mızmılanmasını dinlemekten farklı bir yöne kaydırmıştır. Kolektif kayıtlarını, kuramsal yazılarını, performanslarını, yaptıkları işbirliklerini son beş yıldır internet üzerinden örgütlüyor, dağıtıyor ve yayıyor. Her kayıtlarına kendi çevrimiçi kurumları olan Public Records üzerinden ulaşılabiliyor.

Örneğin dört albümlük bir seri olarak yayınladıkları “Yoksullara karşı yürütülen savaşın sesleri nedir?” için ses eylemcilerinin dünyanın farklı yerlerinden birer dakikalık kayıtlar göndermelerini istediler. Kayıtlar internet üzerinden toplandı ve yayınlandı. Bu sayede Ultra-red ses eylemcilerinin benzer bir durumun farklı coğrafyalarda vücut bulan karşılığını yan yana getirilmesine aracılık etmiş oldu. Zaten Ultra-red uzun zamandır uluslararası düzlemde çalışan ve buna göre örgütlenen bir kolektif.

Kuramsal arkaplana gelecek olursak Ultra-red üretimlerinin siyaset ile deneysel sanat arasında geçişlere her zaman olanak vermiş heterojen bir toplama dayandığı söylenebilir: Dadaistlerden durumculara, Walter Benjamin’den Louis Althusser’e uzanan eklektik bir solun kuramsal toplamı. Ultra-red bu geçişkenliği sadece müziğin içinde siyasal alan uzanmak için değil, siyasal kuramlara sesle ilgili düşünceleri eklemek için de kullanıyor. Ki bu düşünceler müziğin üretimi ve tüketimiyle ilgili geleneksel kalıpların da sorgulanmasını sağlamaktadır. Bu sayede müzisyen-müzik-dinleyici üçgenine hapsolan konser ya da market raflarına ve tanıdık pohpohlamalarına sıkışan albüm tüketimi elden geçiriliyor.

Aslında Ultra-red sanatın daha fazla siyasal olmasını talep eden bir noktada durmamaktadır. Çünkü sanatın hâlihazırda politik bir eylem olduğunu savunmak sanatın içindeki egemen kurumsallaşma için bir aklanma gerekçesi, özgürlük alanı sağlayabiliyor. Son İstanbul bienalindeki durum bu aklama sürecini çok güzel tanımlamaktadır.

Ultra-red ise sanatın içerdiği siyasetin galerilerde ya da atıl bir işitme ile yeterince temsil edilemeyeceğini savunuyor. Üretimlerini ve eser inşasını vasıfsız amelelerin sabah iş bekledikleri mekânlarda, göçmen bürolarında yapıyorlar. Böylece sesleri bestelemek yerine dinlemenin yeni yollarını oluşturuyorlar. Çünkü sesleri politik bir stratejinin içinde örgütlüyorlar.

İnternet ve mp3 indirme furyasının müzik işindeki risklerin büyük bir kısmını ortadan kaldırmasının bir diğer sonucu ise dünya müziği olarak adlandırılan müzikler için yayılma olanaklarının artması oldu. Böylece kökenini Amerika’dan ya da Avrupa’dan almayan sesler sıradışı yapımlarda işlenebilmeye başladı. ABD’nin yönetim kentinde yaşayan Rob Garza ve Eric Hilton’dan oluşan Thievery Corporation, bu mali kaygı olmadan sesleri keyfekeder işleyebilme döneminin başında (1990ların sonu ve 2000lerin başı) dünya müziği yelpazesinden kopardıkları parçacıklarla çeşitli dans müziklerini birleştirerek popüler olmuştu. O güne kadar hiç kimse dans müziği denen avare tınıları Latin Amerika, Afrika ya da diğer coğrafyaların ritimleriyle birleştirerek yeni bir alaşım elde etmeyi ya denememişti ya da bu hırsızlık şebekesi gibi işin altından kalkamamıştı. Çıkardıkları hemen her albüm dansedilebilir müziğin sınırlarını genişletti.

İkilinin müziği tıpkı ilham aldıkları geniş yelpaze gibi hep eklektik (ya da çok kökenli) bir siyasal arkaplana sahip olageldi. Yayınladıkları albümler her ne kadar dans müziğine getirdikleri yeniliklerle önplana çıkmış olsa da grubun bu yenilikçi tarzının altında hep bir politik öfke, hayal kırıklığı ve yabancılaşma akıp gitti. Örneğin 2005 albümleri (Cosmic Game) “Gelin, burada işe kimin düşman olduğunu saptayarak başlayalım!” ya da “Dünya cayır cayır yanarken kötülük nasıl olur da sırıtabilir?” dedikten sonra “Çözüm Devrim” diyordu. Yani politik çağrı ve sorgulama ikilinin albümlerinde kendine bir yer buluyordu. Ancak ikilinin 2008 tarihli beşinci albümü olan Radio Retallation, şarkıları, konukları, albüm kapağı ve mesajlarıyla baştan sona siyasal bir propaganda olarak planlanmış bir çalışma.

Her albümlerine farklı sesleri konuk eden ve onlarla birlikte çalışan ikili bu albümlerinde de aynısını yapmışlar. Albümün konukları arasında Seu Jorge, Anoushka Shankar ve Femi Kuti yer alıyor. Asya ve Afrika’nın seslerinin temsilcisi olarak. Ama temsil düzeyinde kalan birer vitrin süsü olarak değil. Örneğin kendi albümlerinde de kör göze parmak şeklinde sömürülen, esaret altına alınan kara Afrika’nın durumuna isyan çağrıları yapan Femi Kuti ‘Vampires’ diye kan emicilere öfkesini gönderiyor. Diğer isimler de grubun dünyanın farklı seslerinde buldukları başkaldırı yankılarını temsil ediyor.

Beşinci albümlerini politik müzik açısından önemli kılan ise ikilinin onca yıldan sonra dünyanın farklı yerlerinden sesleri politik bir rotada birleştirmiş olmaları. Müzikal sınırları genişletmek anlamında önceki albümleri kadar yenilikçi olamamasına rağmen sözlerinden konuklarına, kapağından iç tasarımına kadar politize bir albüme imza atmalarını Rob Garza şöyle izah ediyor: “Radio Retaliation açık ve net olarak çok daha belirgin bir siyasi beyanat. Bu noktada, yani adil yargılanma askıya alınmışken, taşerona verilmiş işkence varken, petrol, gıda ve saldırganlık için kanunsuz savaşlar ile ekonomik riz varken isyan etmemek için hiç bir mazeret bulunmamaktadır. Yani etrafınızdaki dünya yanıyorken gözlerinizi kapatmak ve uyumak zor. Bir sanatçıysanız, günümüz sesinizi yükseltmenin en çok gerektiği zamandır.”

İkili dile getirdikleri bu haklı nedenler üzerinden Radio Retallation’da kendilerini “küresel karamsarlık kuşağının mutlak temsilcisi” olarak tanımlıyorlar. Karamsarlığı seçmelerinin nedeni ise binlerce insanla birlikte katıldıkları onca savaş karşıtı, Bush karşıtı etkinlik, konser ve eylemden sonra Irak işgalinin gerçekleşmiş olması, durdurulamamış olması.

Ama kendilerinin karamsarlığa düştüğünü düşünmek yanlış olur. Malum, burjuva siyaseti belli bir düstur içinde, belirli ritüellerle birlikte yerine getirilir. Göz boyama ve şatafat olmazsa olmazdır. Thievery Corporation ise sola tapulu olan siyasal haşarılığı albümle eş zamanlı olarak Amerika’nın en büyük bankasına ait gökdelenin önünde sergilemişti. Önce son albümlerinde yer alan Vampirler şarkısını hoparlörlerden bangır bangır çalmışlardı ve sonra da etraflarına toplanan kalabalığa IMF karşıtı bir konuşma yapmışladır. Karamsarlığa inat, müziğe sonuna kadar yüklendikleri gibi.

Müziğe siyasal yüklenmeleri zaten albüm kapaklarında dahi bulunmaktadır ikilinin: Albüm kapağında Meksika yerlilerinin direniş örgütü olan EZLN’nin altkomutanı Marcos’un portresi yer almaktadır.

www.ultrared.org

www.thieverycorporation.com

Tolga Binbay / SoL

Avanti Musica: Politik Müzikte Yeni Arayışlar ve Olanaklar

Politik müzik her şeyden önce mücadele edenlerin, çıkış arayanların sesi, türküsü olmaya çalışır. Dinleyicisi siyasal bir müzik ararken politik müzik de dinleyicileriyle buluşmanın yollarını arar. Dinleyicisine ulaşmanın farklı yolları olmakla birlikte bir tanesi popüler müziğe ait öğeler içermektir. Örneğin politik bir şarkı, popüler bir şarkı gibi dinleyeni kolayca yakalayıverir. Nakaratı ya da sözleri bir kez dinlendiğinde bile akılda kalıverir. Ritmi hemen harekete geçirir. Hep beraber dinlenmeye, söylenmeye ve eşliğinde dans edilmeye de yatkındır genellikle. Popülerliğini bazen geleneksel temaların kullanılmasına borçludur bazen de zamanın ruhunu taşıyan tarzların içinden çıkıp gelir politik müzik. Örneğin bir türkü kadar artık bir rap şarkısı, bir rock şarkısı da politik müziğin gezinme alanındadır. Sözleri ise doğrudan siyasal özellikler taşımak zorunda bile değildir. Besteleyenin, temsilcisi olduğu kesimin konumu itibariyle sıradan bir ezgi, sıradan bir şiir ya da gündelik hayatın içindeki küçük yaşantılarla ilgili dizeler dinleyicileri için siyasal bir anlamla özdeşleşiverir [1].

Politik müziğin popüler öğeler taşıması ya da geleneksel temalarla kitlelere ulaşması bazı yenilikçi arayışlara yönelmesine de engel değildir. Arayışçılık, deneyselcilik örneğin şarkıların dillere dolanmasına, daha kalabalık dinleyici toplamlarına ulaşmasına engel olabilir. Ancak politik müziğin kaderi, dinleyicileriyle buluşmasından çok içinden çıktıkları toplumların barındırdığı karşıtlıklara ve bu karşıtlıklardan açığa çıkan enerjiye bağlıdır. Sınıf hareketinin, muhalif hareketlenmelerin ve toplumdaki karşı karşıya gelişlerin önemli oranda bir enerji oluşturduğu dönemlerde politik müzik de diğer birçok sanatsal alan gibi kendisini besleyecek, geliştirecek yeni sesler, dinleyiciler bulur. Ama arayışçılığı da barındıran çalkantılı dönemler kısa sürer. Düzen kendisini yeniden tesis ederken toplumlar arayışçılıktan uzaklaşır ve ortalamaya yakınlaşırlar. Toplumsal canlılığın içe kapandığı dönemlerde, diğer birçok alan gibi politik müziğin de daha küçük bir grubun ilgisini çekmek dışında pek sesi soluğu çıkmaz. Yine de “hadisenin gözden kaybolması, usulca, her şey uykudayken yeni patlamaları hazırlamakta olan o karanlık direniş faaliyetini ortadan kaldırmaz.” İşte bu tür kısıtlı enerji ve dar çevre dönemlerinde deneyselcilik ve yeni arayışlar politik müziği kurumaktan, sıradanlaşmaktan kurtarır. Hatta bir ön işaret fişeği gibi şekillenmekte olanın habercisi de olabilir. Gelgitlerin içinde bu haberciler müziği ilerletmeye devam ederler.

Politik müzikte güncel işaret fişeklerinden bir tanesi Almanya’dan. Das Kleine Electronishe Weltorchester (ewo2) geçmişin köklü mücadelelerini günümüzün yeni müzikal olanakları içinde işleyen bir grup. Aslında grubun kendisi bir proje. Her biri uzun yıllardır Alman politik müziğinin içinde yeralan isimler olan Bernd Köhler, Hans Reffert, Christiane Schmied, Laurent Leroi’den oluşan bir proje. Projenin en ilgi çekici yanı sol mücadeleye ait ezgileri, dizeleri yeniden işlenmesinde yatıyor. Proje olmaları deneyselciliklerinden, arayışçılıklarından kaynaklandığı kadar Brecht etkisi taşımalarından da kaynaklanıyor. ewo2 işledikleri şarkıların dinleyenlerde etkisinin kalıcı olmasını ve küçük kapılar açmasını sağlamak için tiyatral, görsel bir yan barındırıyor. Bu sayede örneğin Enternasyonal, genç kuşak dinleyici için sadece iyi güzel günlerin mirası olmaktan çıkmış ve güncellenmiş. Nakarat kısımları olağan temposunda akan bir Enternasyonal düzenlemesinde ezgi dizelere geçildiği yerlerde kesintiye uğruyor ve devreye Lenin’in sesi giriyor. Bernd Köhler tanıdık Enternasyonal ezgisinin üstünde marşın dizelerini bir şiire dönüştürerek okuyor. Politik müzik dizeleri düz okuma metinlerine çevrilirken dizelerin içine gömülü olan ve ezgiyle birlikte kaybolma olasılığı içeren ya da anlamı örtük kalan önemli sözler de belirginleştiriliyor. Diğer yandan Alman halk müziği geleneğini ya da Fransız şanson geleneğini elektronik bir altyapıyla birleştiriyorlar. İtalyan, İspanyol işçi şarkıları, grev marşları, Nazi kamplarına götürülen Yahudilerin tıkıldıkları vagonlarda söyledikleri Donna Donna, ABD’de idam cezasına çarptırılmış olarak 30 yıla yakın süredir ceza evinde yatan Mumia Abu-Jamal için özgürlük talebi projenin ilk albümü olan 2007 tarihli AvantiPopolo’da bir araya gelmiş.

ewo2 ikinci bir albümünü ise 2009 içinde yayınladı: “Böyle zamanlarda…” (In dieser zeit) adını taşıyan bu yeni albümde grup kapitalizmin laptoplı proletaryasına sesleniyor ewo2. Laptop taşıyan günümüz proletaryasına parçalanmış küçük hayatlarından çıkıp dayanışmayı ve mücadeleyi hatırlatmak için Brecht ve Eisler ikilisinin geçen yüzyılın başında yazdığı Solidaritätslied (Dayanışma Marşı) yer alıyor albümde. Marşa saz ve tabla da katılarak “İlerleyin ve gücümüzün yoklukta ya da dayanışmanın sağladığı çoklukta yattığını da unutmayın!” diyor. Brecht/Eisler’in bestelediği iki şarkı dışında ((Resolution der Kommunarden, Oh Fallada, da Du hangest oder ein Pferd klagt an) geleneksel Alman işçi şarkıları, Bella Ciao, Amerikalı bir kömür madeni işçisinin hayatını anlatan Sixteen Ton yer alırken ewo2 sık sık greve çıkan Alman otomobil işçilerini de unutmamış. 1983 yılındaki büyük metal işçisi yürüyüşünün şarkısı olan Stahlwerkersong (Çelik işçileri şarkısı) son krizle birlikte ülkenin dört bir yanında greve çıkan işçiler için güncellenmiş.

Böylece dünyanın farklı coğrafyalarının, farklı tarihsel kesitlerin deneyimleri geleneksel ve güncel müzikal olanaklarla yeniden harmanlanmış. İlginç olarak ise deneyselciliği ewo2’yi geniş dinleyicilerden de koparmamış. Dar bir dinleyici grubunun algısına sınırlı kalmamış ekibin yenilikçi üretimleri. Çünkü popüler ölçüler bir tür yayılma, etkide bulunma göstergesi olarak kabul görürse eğer, yayınladıkları albümlerde yer alan parçaların Almanya’da popüler müzik listelerinde üst sıralara kadar çıkmış olması ewo2’nin sahip olduğu etkiyi anlatabilir.

Güncel müzikal olanakları politik müziğin gelişimine koşan bir diğer müzisyen ise Matthew Herbert. Müzikal kariyeri temel olarak dans müziği üzerine kurulu olan bu üretken müzisyen gündelik sıradan sesleri (patates cips, elma ısırığı, mutfak malzemeleri, saç hışırtıları vb. ) işleyerek (ki ortaya çıkan müzik musique concrète olarak adlandırılıyor) ve farklı grupların şarkılarını yeniden düzenleyerek müzikal sınırları genişleten bir ses işçisi aslında. Her ne kadar ses parçacıklarıyla ritmik melodiler ortaya çıkarsa da geleneksel ya da deneysel dans müzikleri üzerine daha çok çalışmış. İngiltere’nin Irak işgalinde oynadığı rolden sonra ise politik müzikte kulakları sağır eden sessizliğe karşı üretmeye başlamış.

2008’de geniş bir müzisyen rubuyla kaydettiği There’s Me and There’s You albümünde günümüz toplumundaki etkileyici aksaklıkların bazılarını müziği aracılıyla belgelemeye çalıştığını belirtiyor. Albüm için ilk yola çıktığında Herbert’in amacı albümün tamamını İngiliz parlamentosunda kaydedilmiş seslerden oluşturmakmış. Hatta başbakan ve kraliçeyi ekip de yer almak üzere birer yazıyla davet etmiş. Ve her iki kurumdan ekselanslarının meşguliyetlerini bildiren resmi birer yazı almış ve yazıları da internet sayfasına asmış Herbert. Çünkü müzisyen politik müzik için her şeyin kullanılabileceğini belirtiyor. Gündelik nesneler, eşyalar, caddede akıp giden trafiğin sesi, otobüsün içindeki tıklım tıkış kalabalığın uğultusu gündelik hayatı ve politikayı müziğin içinde yeniden var etmek için kullanabileceğini savunuyor. Bu sayede örneğin papanın doğum kontrol yöntemleri üzerine sözleri ya da Britney Spears’ın züppe gösteriş merakı bir karşı propagandanın malzemesi haline gelebiliyor. Papanın propagandası ya da bir pop ikonu üzerinden salgılanan atmosfer bozuluveriyor.

Herbert müzikal üretimlerinde analojiyi, olaylar arasındaki benzerliği de kullanıyor. Guantanamo’ya götürülmek üzere bir göçmen İngiliz istihbaratı tarafından McDonalds’ta mı yakalandı; aynı McDonalds’a gidiyor ve davete icap eden 28 kişilik bir koro ile anısına şarkı kaydediyor. “Sonuçta elimize geçen bir tutam müzik. Ama 2008’de Irak’taki savaşı protesto etmek için bizzat başbakanın kendisini kullanabilecekken neden kendimizi bir davula, birkaç tuşa ya da bir gitarın tellerine mahkûm edelim ki?” [2] Aslında albümde bir aşk şarkısı da yer alıyor. Ama şarkıyı her biri tek bir kelime söyleyen dünyanın farklı yerlerinden 100 yabancı seslendiriyor. Bu sayede bir aşk şarkısı uluslararası bir çağrıya dönüşüyor.

Herbert samplerın kullanıma girmesini müzikte sessiz sedasız bir devrim olarak görüyor. Tarlalarda çalışan gündelikçilerin sesini duyurmak için gitarla country tarzı ezgiler çalmanın gerekliliğinin ortadan kalktığını, küçük bir kayıt cihazıyla (ki artık en basit mp3ler ya da herhangi bir cep telefonu bile bu işlevi görebiliyor) bizzat doğal ortamın kendisinin kaydedilebileceğini ve işlenebileceğini savunuyor. Ama sormadan da duramıyor: “Teknik olanakların bu kadar sonsuz ve parlak olanaklar sunduğu bir çağda, müzik ve müzisyenler neden meydan okuma, araştırma, icat etme ve birleşme isteklerini kaybetmişlerdir ki? İlke ve sorgulama omurgalarından yoksun kaldıkça müzik devrimin ses yolu olmaktan uzaklaşıyor ve durmak bilmeyen bir Ford ticaretinin dolgu malzemesi gibi ses vermeye başlıyor.”

Herbert’in politik heyecanı ve en küçük parçayı bile politik anlam taşıyan bir aracıya dönüştürme becerisini albüm kapağından bile anlamak mümkün oluyor. There’s Me and There’s You albümünün kapağı müziğin politikayla bir ilişkisi olamayacağı, müziğin değişimin bir parçası olamayacağını yayan egemen görüşe bir yanıt niteliği taşıyor: “Biz aşağıda imzası bulunanlar, müziğin hala oy vermenin siyasi bir gücü olabileceğini ve sadece aşırı tüketimin fon müziği olmayacağına inanıyoruz.”

Yine de kağıt üstünde kulağa hoş gelen tüm bu arayışların yaslandığı deneyselcilik kendisini destekleyecek bir müzikten yoksun kaldığında ise sadece bir gösteriş, altı boş bir farklılık gösterisi olarak kalma tehlikesi taşımakta. Herbert’in geniş bir müzisyen toplamıyla birlikte, göze çarpan sıra dışı fikirlerle, yaratıcı bir politik bakış açısıyla ve heyecanla ortaya çıkardığı albüm farklı olanı ararken dinleyicisine ulaşmakta zorlanan bir müzikle son bulma olasılığı da gösteriyor.

[1] Politik müziğin tanımlamasıyla ilgili bir tartışma için: Ali Cenk Gedik, Ey Özgürlük: Türkiye’deki Politik Müziğin Değişimi Üzerine Bir Tartışma Çerçevesi. Gelenek, Ekim-Kasım 2009, sayı 107.

[2] Matthew Herbert. The deafening silence in political music.http://www.guardian.co.uk/music/2008/nov/17/matthew-herbert-music-politics

Daha fazla bilgi ve dinleme için www.ewo2.de ve www.matthewherbertbigband.com

Tolga Binbay / SoL